Renk seçin:


HZ.MUHAMMED (S.A.V) HAYATI

HZ.MUHAMMED (S.A.V) HAYATI
Reklam

Siyer ve Siyer-i Nebi

Siyer, manen tutulan yol ve gidiş mânâlarını taşıyan sîret kelimesinin çoğuludur. Hazreti Adem Aleyhisselâmdan Fahri Kâinat Efendimize kadar gelen peygamberlerin; insanları hak yola çağırmak için vazifelerini nasıl yaptıklarını, bu uğurda ne gibi güçlük ve tehlikelere göğüs gerdiklerini anlatan ilme İslam Tarihi veya Siyer-i Enbiya (Aleyhimüsselam) Denir.
Peygamberimiz Aleyhisselâmın hayatı ve mukaddes vazifesi sırasında gösterdiği gayretleri anlatan ilme de Siyer-i Nebî denir. Kısaca, İslâm Tarihi umumî bilgileri, Siyer-i Nebî ise Peygaberimiz Aleyhisseiâmın (ay senesiyle) 63 yıllık hususî tarihini anlatır.
İslâm Tarihinin bir şubesi olan Siyer ilmi, Peygamberimiz Aleyhisselâmın yaptıkları, buyurdukları ve kabul ettiklerini bildirmesi bakımından Hadis, Tefsir, Fıkıh, Kelâm ve Ahlâk gibi bütün İslâmî ilimlerin Kur’an-ı Kerîm’den sonra en büyük kaynağıdır. Peygamberimiz Aleyhisselâmın hayatında dinî, siyasî, askerî, içtimaî ve ahlâkî bütün hükümleri ve bilgileri bulmak mümkündür. Bu bakımdan da Siyer ilminin derecesi ve önemi büyüktür.

İslamdan Önce İnsanlığın hali

Peygamberimiz Aleyhisselâm İslâm Dinini insanlara bildirmek vazifesiyle gelmezden önce, insanlık âlemi iki büyük devletin tesiri altında yaşıyordu. Bunlar Peygamberimizin memleketi olan Arapistan Yarımadasına komşu bulunan Bizans ve İran Devletleri idi. Yine insanların inandıkları, yolunda gittikleri dinler arasında Hıristiyanlık, Musevîlik mecusîlik ve putperestlik hüküm sürüyordu. Fakat Bizanslıların, Romalıların inandıkları din olan Hıristiyanlık, İncil’in eski devirlerden beri değiştirilip aslından uzaklaşılmasıyla İsa Aleyhisselâmın getirdiği şeriatla büyük ölçüde ilgisini kesmişti. Üstelik Roma medeniyetinin putperestliği, kötü ahlâkı, her türlü perişanlığı da dinî inançlara karıştırılmış, iş çığırından çıkmıştı. Papazların şahsî düşüncelerine göre, din hükümleri çıkarttıkları, para ile Cennet sattıkları, günahkârları afvetme gibi hayâllere daldıkları Hıristiyanlığın bir de üçlü ilâh sapıklığına bulaşmasıyla da hak dinle uzaktan yakından hiç ilgisi kalmamıştı.
Yahudilerin sahip çıktığı Musevîlik ise, yine bu milletin kendi sapıklıklarını din içine sokmalarıyla, Musa Aleyhisselâmın getirdiği şeriattan uzaklaşmıştı. Yahudiler, kendi peygamberlerinden sonra yeni bir şeriatla gelen İsa Aleyhisselâma düşmanlık yapmakla da hak yoldan tamamiyle mahrum olmuşlardı.
İranlılar da, Mecusîlik adı verilen ateşperestlik yani ateşe tapma gibi sapık bir dinin içindeydiler. Araplar ise putlara tapıyorlardı. Bu arada komşuları olan Hıristiyan ve yahudi milletlerin tesirinde kalarak bu dinlere girenleri de vardı. Ancak bunlar, putperest Araplara göre oldukça az, bir kısım kabilelerdi. Zaten putperest düşünce ve davranışlar, Hıristiyanlık ve yahudilik gibi diğer dinler içerisine de girmişti.
Araplar içerisinde İbrahim Aleyhisselâmın şeriatı üzerine devam eden, Allahü Teâlâ’nın birliğine iman eden “Hanifler” de vardı. Ancak bunlar adetleri belli olacak kadar az bir sayıdaydılar. Araplar ahdine vefâ göstermek, müsafire ikramda bulunmak, sünnet olmak, tırnak kesmek gibi Hazreti İbrahim ve Hazreti İsmail’den kalma bazı sünnetleri de yapıyorlardı. Ne var ki, hak din üzere olmadıkları için cahillik onları esir etmişti.
Cehaletin getirdiği kötülükler içerisinde, kabileler arasında kan davaları sürüp gidiyordu. Sadece haram ay sayılan Receb, Zilkade, Zilhicce ve Muharrem denilen dört ayda harbi bırakıyorlardı. Kabileler halinde idare olunduklarından, Kabe’de her kabileye ait olmak üzere 360 adet put doldurulmuştu. Kurulan panayırlarda, yaşayış şartlarından çok ileride edebiyat yarışmaları yapılıyor, şairler ve hatipler insanları hayli tesir altında tutuyordu.
İnsan hakları ayak altına alınmış, güçlüler zayıfları eziyor, köleler ve esirler içler acısı bir halde yaşıyor, kadınlara önem verilmiyor, kız çocukları geçim sıkıntısı veya damat ayıbı korkusuyla diri diri toprağa gömülüyordu. Ahlâksızlık her tarafı kaplamıştı.
İşte gerek Arabistan Yarımadası’nın içine düştüğü cahillik, gerekse Bizans ve İran Devletlerinin hüküm sürdüğü yerlerdeki sapıklık ve ahlâksızlık, birbirinden aşağı kalır şekilde değildi. Bütün insanlık âleminin karanlık bulutlar altında ve karışıklık içerisinde yaşadığı bir devirde, onları bu alçak ve bayağı hayattan kurtarıp ebedî kurtuluş ve saadete ulaştıracak bir Peygamber bekleniyordu. Hıristiyan ve yahudilerin mukaddes kitapları böyle bir peygamberin geleceğini, zamanının yaklaştığını bütün alâmetleri ile müjdeliyordu. Bu peygamberin Hazreti İbrahim soyundan, Mekke taraflarından çıkacağına dair bilgiler veriliyordu.

Mekke Şehri ve Yüce Kâbe

İslâm Tarihinde mukaddes Mekke şehri ve içerisinde bulunan Mescid-i Haram ve onun içinde yüce Kâbe büyük ve önemli bir yer tutar. Çünkü bu şehirde birçok peygamberin vazife yapması, Kabe’nin, müslümanların kıblesi olması, İslamda hac ve tavaf ibadetlerinin bu şehire tahsis edilmesi, daimi olarak Mekkeye, dinî bir merkez vasfı kazandırmıştır. Her taraftan gelen hacıların, ziyaretçilerin kestikleri kurbanlar, yaptıkları alış-verişlerle mühim bir ticaret merkezi olan Mekke, Kâbe ile de manevî merkez sıfatını hiç kaybetmemiştir.
Kabe’yi , Allahü Teâlâ’nın emriyle önce Melekler, sonra Hazreti Adem ve ve Şit Aleyhisselam; peygamberlerden son olarak da İbrahim Aleyhisselam ile oğlu Hazreti ismail inşa etmişlerdi.. Daha sonraları insanların ortak çalışmalarıyla zaman zaman yeniden yapılmış, tamir ve değişiklikler görmüştür.
Kâbede Mübarek Vazifeler
Kabe’deki mukaddes vazifeleri eskidenberi yapan ve ellerinde tutan Araplar, bunları büyük bir şeref olarak kabul ederlerdi. Bu vazifeler arasında en mühimleri; Kabe’nin anahtarlarını elinde tutmak olan Hicâbet Zemzem suyunu ve hacıların su işlerini idare etmek olan Sikâye; ziyaretçileri barındırma ve müsafirlik işlerini ayarlamak olan Rifâde’dir. Bu şerefli vazifeleri Peygamberimiz Aleyhisselâmın soyuna mensup kimseler yapıyordu. Hatta Efendimizin dedesi Abdülmuttalib’in, kaybolan Zemzem kuyusunu ve suyunu bulması büyük bir hizmet olmuş, itibarını da çok artırmıştı.
Fil Vak’ası (M. 571)
Mekke’nin manevî ve ticarî bir merkez halinde olması, Kâbe sebebiyle her taraftan insanların oraya akın ederek saygı göstermeleri, zaman zaman bazı hükümdarların dikkatlerini çekiyor, bunu önlemek için düşmanca fikirlere itiyordu. Habeşistan Devletinin Yemen Valisi olan Ebrehe de, insanları Kâbe ziyaretinden vazgeçirmek, Mekke’nin ağırlığını ortadan kaldırmak için San’a şehrinde Aklis veya Kulleys adında büyük bir kilise yaptırdı. insanların Kabe’yi bırakıp buraya gelmelerini sağlamak istedi. Ancak başaramadı. Üstelik Arapların bu kiliseye hakaret ettiklerini görünce, Mekke’ye yürüyüp Kâbe’yi yıkmak çılgınlığına düştü.
Ebrehe’nin Kâbeye Saldırması
Ebrehe, hazırladığı büyük bir ordu ile Mekke üzerine yürüdü. O zamanın âdetince uğur sayılan ve bugünün tanklarının yerini tutan büyük Mahmudî Fil’ini de ordusunun önüne kattı. Bu sebeple hâdise, tarihte Fil Vak’ası adıyla anılmıştır. Kabileler halinde dağınık yaşayan Araplar, yer yer Ebrehe’nin ordusuna karşı koymaya çalıştılarsa da, onu önleyemediler. Ebrehe’nin keşif için ileriye gönderdiği askerleri de, Mekke’lilerin nesini buldularsa, yağmalayıp getirdiler.
Mekke’lilerden bir sulh hey’eti, Ebrehe’ye gittiler ve mallarının geri verilmesini istediler. Hey’etin başında, o zaman Mekke şehrini idare eden Kureyş kabilesi reisi, Peygamberimiz Aleyhisselâmın dedesi Abdülmuttalip bulunuyordu. Yağmalanan mallar arasında, onun da 100 devesi vardı. Ebrehe, onların bu isteğine şaşırdı:
-“Ben, Kabe’yi yıkmak için geliyor ve bundan vazgeçmem için rica etmenizi bekliyorken, siz develerinizin derdine düşüyorsunuz?!” dedi. Böylece onları aşağı düşürmek istedi. Fakat Abdülmuttalip:
-“Ben, develerin sahibiyim ve onları istiyorum. Kabe’nin ise asıl sahibi var. O’nu O Yüce sahibi korur!”diye cevap verdi.
Ebrehe, yağmalanan malları geri verdikten sonra, ordusunu ve şöhretli filini Mekke üzerine yürüttü. Abdülmuttalib ise, Kabe’nin kapısına yapışıp göz yaşları ile duâ ettikten sonra halkı dağlara çekerek olacakları ibretle beklemeye başladı. Ebrehe, koca filinin Mekke üzerine gitmemekte direndiğini, ayaklarının kumlara saplanıp kaldığını, başka tarafa çevrildiği zaman koşarak yol aldığını görünce, küplere bindi. Bu sırada, Ebrehe ve askerleri Kur’an-ı Kerîm’in Fîl Sûresi’nde bildirildiği üzere, hiç beklemedikleri bir şeyle karşılaştılar. Bir anda gökyüzünü kaplayan Ebabil kuşları, ağızlarında ve ayaklarında taşıdıkları küçük kızgın taşları düşman askerlerinin üzerine atıyorlar, bir nevi Ebrehe ordusunu havadan bombardıman ediyorlardı. Böylece koca ordu neye uğradığını şaşırdı, yara bere içinde perişan oldu. Çok az kişi kaçabildi. Onlar da aldıkları yaranın tesiriyle kısa zaman sonra öldü. Ebrehe de canını zor kurtarıp Yemen’e döndü ise de, çok geçmeden O da orada öldü. Kabe’nin sahibi Kabe’yi işte böyle korumuştu.

Peygamberimiz (A.S) Dünyaya Geliyor

(17 Nisan 571-12 Rebiulevvel)
Fil Vak’ası, milâdî 571 senesinde meydana gelmiş, o sene de “Fil Yılı” adıyla Araplar arasında bir çeşit tarih başlangıcı sayılmıştı. İşte bu hâdiseden 52 gün sonra, Nisan ayının 17’nci, Rebîulevvel ayınım 12’nci Pazartesi gecesi sabah olurken Mekke’de Haşim Oğulları mahallesinde, âlemlere rahmet olan iki cihan güneşi, son peygamber Muhammed Mustafa Aleyhisselâm, tek bir inci gibi dünyaya geldi. O sabah âlem başka bir âlem oldu, bütün cihan nur ile doldu, kâinat muradına erdi.
Peygamberimiz Aleyhisselâmın doğduğu gece bir çok mucizeler meydana geldi. Mübarek sırtının iki küreği arasında, kalbinin hizasında Peygamberlik mührü vardı. Melekler validesini tebrike geldi. Kabe’deki ve civardaki putlar yüzüstü yere serilmiş halde bulundu. Hükümdarların sarayları sarsıldı, direkleri yıkıldı. Mecûsilerin bin seneden beri devamlı yanan ateşleri söndü, iran’da Sâve Gölü kurudu, bin yıldır kurumuş olan Semâve vadisi sularla dolup taştı. İnsanlar, büyük bir hâdisenin başladığını anladı. Çünkü bu mucizeler, hükümdarların saltanatının yıkılışını, dünyadaki küfür ateşlerinin sönüşünü, bâtıl dinlerin, sapık inançların kuvvetinin kuruyuşunu haber veriyordu.
Peygamberimizin Yüce Soyu
Peygamberimiz Aleyhisselâmın yüce soyu, İbrahim Aleyhisselâmın oğlu Hazreti İsmail’e dayanır. Babası Kureyş’in Haşim Oğulları sülâlesinden Abdulmuttalib’in oğlu Hazreti Abdullah’dır. Annesi ise, Zühre Oğulları’ndan Vehb’in kızı Hazreti Âmine’dir. İkisi de Mekke’li olmakla birkaç göbek yukarıda soyları birleşir. Hazreti Abdullah, Peygamberimiz daha ana rahminde iken, doğumundan iki ay evvel Suriye seyahatinden dönerken Medine’de 25 yaşında vefat etmişti. Bu sebeple Efendimiz doğuştan öksüz olarak doğdu.
Doğduğunda Muhammed ve Ahmed isimleri, daha sonra Mahmud ve Mustafa isimleri verilen Fahri Kâinat Efendimize, babasından miras olarak beş deve, bir sürü koyun, Ümmü Eymen adında Habeşli bir cariye ve doğduğu kutlu bir ev kalmıştı.
Sütanneye Verilmesi (M. 571)
Mekke’nin havası yeni doğan çocuklara ağır geldiği ve onların daha güzel dil öğrenmeleri için, civar yaylalardan gelen süt analarına verme âdeti vardı. Bu âdet üzere Mekke’ye yine bir çok kadın gelmiş hepsi birer çocuk almışlardı. Bunların içinde merkebinin çok kötürüm
olması sebebi ile Halime bir çocuk alamamıştı. Kendisine Peygamberimiz Aleyhisselâm teklif edilince de, yetim olması sebebiyle pek kârlı bir iş olmaz diye düşünmüş, fakat sonradan aldığına çok sevinmişti. Çünkü O’nun gelmesiyle evinde malında bereket artmış, her şeylerine bolluk gelmişti. Hazreti Halime ve kocası ondaki üstün vasıfları sezerek bir şey olmaması için üzerinde titrie-mişlerdi.
Sütanne, Annesine Teslim Ediyor (M.575)
Peygamberimiz Aleyhisselâm beş yaşma basıncaya kadar, bu aile içerisinde kalmış, süt kardeşi Şeyma ile beraber büyümüştür. Daha sonra Hazreti Halime getirip validesine teslim etmiştir. Peygamberimiz Aleyhisselâm süt annesine karşı hayatı boyunca hürmet ve ikramda bulunmuştur. Süt kızkardeşi Şeyma’ya karşı da nasıl vefakâr davrandığı Huneyn savaşı sonunda görülmüştür..
Annesini Kaybediyor ( M.577)
Peygamberimiz Aleyhisselâm, süt anasından geldikten sonra iki sene annesi ile beraber kaldı. Hazreti Âmine, oğlu ve kölesi ile beraber Medine’ye gidip Hazreti Abdullah’ın kabrini ziyaret etmek istedi. Bu maksatla yola çıktılar, Medine’ye ulaştılar. Ziyaretlerini yaptıktan sonra, geri dönerken Medine yakınlarındaki Ebvâ köyünde hastalanan Hazreti Âmine 576 veya 577 yılında vefat etti.
Dedesinin Himayesinde (M.577)
Babasından sonra, altı yaşında anasından da yetim kalan Peygamberimiz Aleyhisseİâm’ı kölesi Ümmü Eymen Mekke’ye getirip dedesi Abdülmuttalib’e teslim etti.
Validesinin vefatından sonra Peygamberimiz Aleyhisselâm, dedesi Abdulmuttalib’in yanında kaldı. Hizmeti ile cariye Ümmü Eymen uğraştı.
Ebû Talibin Yanında (M.579)
Peygamber Efendimiz, İki sene geçip sekiz yaşına geldiği zaman, dedesi Kureyşin reisi Abdülmuttalipde vefat etti. O vefat ederken oğulları içinde Ebû Talib’e, yeğenine bakmak vazifesini verdi.
Amcası Ebû Tâlib, ona baba yakınlığı gösterir ve diğer öz oğullarından daha iyi bakar, her şeyden esirgerdi. Çünkü Peygamberimizin; evinin, malının bereketi olduğunu görüyor, kendisindeki ileriye ait halleri seziyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâm bir müddet amcasının koyunlarını güderek, amcasına yardımcı olmuştur.
1. Şam Seyahati (M.583)
Peygamberimiz Aleyhisselâm 13 yaşına girdikleri zaman, ilk defa Mekke dışına seyahat etme imkanını buldular. O devirlerde Kureyş kervanları ticaret için yazın Şam tarafına, kışın da Yemen tarafına giderlerdi. Peygamberimizin amcaları da Kureyş kabilesinin önde gelen kişileri olarak zaman zaman bu kaafilelere katılırlardı. Efendimiz (A.S) de amcaları ile beraber başka ülkeleri görmeyi razu ediyor ve bunu amcası Ebû Talib’e söylüyordu.
Ebû Tâlib, yetim yeğenini yanından ayırmak istemiyor, O’nun başına bir şey gelir korkusuyla ne bırakmakta, ne de götürmekte karar kılabiliyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâmın kendisiyle gelmek istemesi karşısında, Efendimiz (A.S) 13 yaşında iken Suriye’ye giden Şam ticaret kervanına katıldılar. Kaafilenin yolu Şam yakınındaki Busra kasabasına uğradı. Buradaki kilisede vazifeli, gelip geçen yolcularla ilgilenen Bahira adındaki rahibin, kervanı takip eden bir bulut ve kervanda gördüğü genç bir çocuk dikkatini çekti. Mukaddes kitaplarda okuyup, vasıflarını gördüğü ve gelmesinin yaklaştığını sezdiği son peygambere ait bildiklerini, bu genç çocukta gördü.
Rahib Bahira, Fahri Kâinat Efendimize, Arapların en büyük putları Lat ve Uzza’nın adına yemin vererek bazı şeyler sordu. O’nun bunlara yemin etmekten hoşlanmadığını gördü. Nihayet Efendimizden rica ederek sırtını açtırdı ve O’nda gördüğü peygamberlik mührünü edeple öptü. Sonra Ebû Talib’e yanındaki çocuğun geleceği hakkında bildiklerinden anlatarak, Şam’a gitmemelerini istedi. Çünkü orada yahudilerin, O’ndaki vasıfları görerek, hasedlerinden bir kötülük yapmalarından korkuyordu. Ebû Tâlib de mallarını Busra’da satıp alacaklarını temin ederek oradan geri döndü.
Yemen Seyahati ( M.583)
Peygamberimiz Aleyhisselâm 17 yaşında da, diğer amcaları Zübeyr ve Abbas’ın yanında Yemen ticaret Kaafilesine katılarak bu ülkeye gidip geldi. Bu yolculukta da kendisinde büyük haller görüldü. Araplar arasında şan ve şerefi iyice yükseldi.
Hılfülfudul Cemiyeti ve Andlaşması (M. 591 )
Cahilliyet devrinde Arap kabileleri arasında kan dâvaları, iç savaşlar eksik olmazdı. Yalnız dört haram ay olan Receb, Zilkade, Zilhicce ve Muharrem’de savaşmak haram kabul edilirdi. Eğer bu aylarda da, savaş yapılırsa, buna Ficar Savaşları adı verilirdi.
Kureyşliler ile Havazin kabilesi arasında çıkan ve dört yıl süren böyle bir Ficar Harbine, Peygamberimiz Aleyhisselâm da 20 yaşında iken amcalarıyla beraber katılmıştır. Kureyş’in haklı olduğu bu savaşta, Efendimiz (A.S) hiç kimsenin kanını dökmemiş, bir ok bile atmamıştı. Ancak, düşmanı oklarını toplayıp amcalarına vermişti.
Peygamberimiz Aleyhisselâm 20 yaşında iken, Mekke’de yerli ve yabancı herkesin can ve mal emniyetinin korunması, asayişin sağlanması, adaletin işlemesi gibi hususlara sahip çıkan “Hılfulfudul = Fadılların Yemini” adıyla anılan cemiyette bulunmuş, amcalarıyla beraber kurucuları arasında yer almıştır.
2. Şam Seyahati (M. 595)
Efendimiz, amcalarının yanında ticaret hayatını öğrenmiş ve bu işle uğraşmaya başlamıştı. Eskiden beri kavmi arasında akıl, zekâ, kabiliyet ve doğruluğu ile biliniyordu. Bu sebeple herkese emniyet ve güven verdiği için kendisine “Emîn” lâkabı verilmişti.
Kureyş’in zengin kadınlarından, yüksek ahlâkı ve yardımseverliği ile tanınmış dul bir hanım olan Hatice, bazı kimselere sermaye ve yardımda bulunarak ortak ticaret yapardı. İlk kocasının ölümünden sonra, kendisi ile evlenmek isteyenler hayli fazla olduğu halde, hiçbirini kabul etmemişti. Peygamberimiz Aleyhisselâmın doğruluk ve dürüstlüğünü duymuş, kendisine sermaye vererek kölesi Meysere ile beraber Şam’a büyük bir ticaret kervanı kaldırmıştı.
Peygamberimiz Aleyhisselâm bu seyahatinde Şam’a varmadı. Rahib Bahira’nın ölümünden sonra yerine geçen Rahib Nastura, O’ndaki alâmetleri sezerek bir zarar gelmemesi için, mallarını Busra’da sattırdı. Üç ay süren bu yolculuktan çok büyük bir kârla Mekke’ye dönen Peygamberimiz Aleyhisselâm, Hatice’nin dikkatini çekti. Çünkü O’nun doğruluğu sayesinde, o zamana kadar görülmemiş bir kâr elde etmişti.
Hazreti Hatice ile izdivacı (M.596)
Hatice, elde ettiği büyük kazançlardan çok, Peygamberimizin doğruluğuna ve üstün vasıflarına hayran kalmış, araya konulan vasıtalarla evlenmişlerdi. Nikâhları kıyıldığı zaman Peygamberimiz Aleyhisselâm 25, Hatice validemiz ise 40 yaşında bulunuyordu. Birbirinden memnun olarak 25 sene mes’ut bir hayat sürdüler, çocuklarını büyüttüler, insanlara örnek oldular. Bu 25 senenin 15 yılı Peygamberlikten önce, 10 yılı da Peygamberlik devrinde geçti. Peygamberimiz Aleyhisselâm, kendisine yapılan bir çok tekliflere rağmen, Hazreti Hatice’nin sağlığında başka bir kadın almadı. İbrahim isimli oğlundan başka bütün çocukları Hazreti Hatice’den dünyaya geldi.
Hakem Seçilmesi (M. 606)
Kureyşliler bir ara, yağan yağmurlar ve çıkan yangınlardan hayli zarar görmüş olan Kabe’yi yeniden yapmaya, tamir etmeye başlamışlardı. Peygamberimiz Aleyhisselâm da bu çalışmaya katılmış, mübarek omuzlarında taşlar taşımıştı. Her iş bitip sıra Hacer-i Es’ad’ın yerine konulmasına gelince, kabileler arasında andlaşmazlık çıktı. Çünkü herkes bu mübarek taşı yerleştirme şerefini başkasına kaptırmak istemiyordu.
Dört beş gün devam eden çekişmeler sonunda, iş iyice alevlendi ve kabileler arasında savaş çıkmasına kadar vardı. Mekke’nin kana bulanacağını gören ve endişeye kapılan yaşlı bir Ku-reyşli bir fikir ortaya attı. Buna göre herkes bekleyecek , Harem-i Şerife ilk girecek kişi hakem seçilecekti. Bu fikir herkes tarafından beğenildi. Bir müddet sonra Fahri Kâinat Efendimizin çıkıp geldiğini gören insanlar, hep birden sevindiler, rahatladılar. Çünkü O’na, doğru ve adaletli davranışından dolayı “Emîn” lâkabını kendileri vermişlerdi.
Peygamberimiz Aleyhisselâm kendisinden beklenen şekilde, herkesi yatıştıracak bir usûl buldu. MübareK hırkasını yaygı yaparak ortasına Hacer-i Es’ad’ı yerleştirdi. Yaygının uçlarından, her kabilenin büyüklerine tutturdu. Böylece hep beraber mukaddes taşı kaldırdılar, yerine getirdiler. Yerleştirileceği sırada, Peygamberimiz Aleyhisselâm mübarek ellerine aldı ve yerine koydu. Peygamberimizin 35 yaşında iken yaptığı bu hakemlik ile, büyük bir andlaşmazlık çözüldü, kan dökülmesi önlenmiş oldu. O’nun bu güzel hareketi ile, Kureyşliler kendisine daha çok hayranlık duydu, içlerindeki sevgi arttı, böylece itibarı yükseldi.
İlk Vahiy…Peygamberlik ve İslam Dininin Gelişi (M.610)
Bütün insanlık kara bir cehalet, akla hayale gelmez sapıklıklar içinde yüzüyordu. Akıl sahipleri ve tevhid inancı içinde olan çok az bir gurup insan, âlemi aydınlatacak hakikat güneşinin yakında doğacağını anlıyorlar, söylüyorlar ve dört gözle bekliyorlardı. Mekke’de bulunan tevhid inancına sahib Hanifler de, Hıra Dağı, (diğer adılya Nur Dağı)’ndaki özel yerlerine, mağaralara çekilip Allahü Teâlâ’ya ibadet ile uğraşıyorlardı.
Peygamberimiz Aleyhisselâm da Ramazan ayı gelince, yanına zeytin, su ve kuru ekmekten meydana gelen azığını alır, orada inzivaya çekilir, Allahü Teâlâ’ya ibadete dalardı. Bu ibadeti, olanlardan ibret almak, hakikati düşünmek, iç âleminde murakabeye varmak şeklinde oluyordu.
Peygamberimiz Aleyhisselâm 40 yaşına girdiği zaman kendisine Nebîlik, 43 yaşında ise Rasüllük geldi. Nebîlik doğru rüyalarla başlamıştı ki, altı ay müddetle rüyasında gördükleri aynen çıkıyordu.
Milâdî 610 yılının Ramazan ayında yine böyle Hıra Dağına çekildiği sırada, ayın 17’sine rastlayan Pazartesi gecesi seher vaktinde, bulunduğu mağaranın içinde bir ses ve bir nurla irkildi, dehşete kapıldı. Allahü Teâlâ tarafından kendisine gönderilen Melek, Cebrail Aleyhisselâm ilk vahyi getiriyor, Alak Sûresi’nin ilk âyetleri olan “Allah’ın ismiyle oku!” emrini bildiriyordu. Hazreti Cibril bu ilk gelişinde, Fahri Kâinat Efendimize okumayı, abdest almayı ve namaz kılmayı öğretti.
Peygamberimiz Aleyhisselâm, saadetti hanesine ilahî vahyin heybetinden korkmuş bir halde döndü. Hazreti Hatice’ye kendisini örtmesini söyledi. Biraz istirahat edip kendine geldikten sonra, olanları anlattı. Hazreti Hatice, her zaman olduğu gibi, Peygamberimizin Peygamberlik vazifesinde de ilk yardımcısı oluyordu. O’nu, tesellî edip büyük bir nimetle karşı karşıya olduğunu anladı ve anlattı. Amcası Varaka’ya olanları bildirdiler. Varaka eski kitabları okumuş, tevhid inancı üzerine olan Haniflerdendi. Duydukları karşısında, Peygamberimiz Aleyhisselâmı tebrik etti. Kendisinin peygamberlikle vazifelendiğini, başına gelecek güçlükleri anlattı. Ancak Peygamberimiz Aleyhisselâmın İslâm’a çağırma zamanına yetişemeden öldüğü için, O’na yardımcı olmak emeline kavuşamadı.
Allahü Teâlâ, Peygamber Aleyhisselâmı yavaş yavaş mukaddes vazifesine alıştırdıktan sonra, üç sene geçince Hazreti Cibril gelerek ilâhî emirleri anlatma ve azabdan korkutma vazifesine başlamasını bildirdi. Bundan sonra Cebrail Aleyhisselâm 23 sene boyunca Kur’an âyetlerini, ilâhî emirleri getirmeye devam etti Peygamberimiz Aleyhisselâmın büyük vazifesi de, 13 senesi Mekke’de, 10 senesi de Medine’de olmak üzere yaklaşık 23 yıl devam etti.
Peygamberimiz Aleyhisselâm, bütün âlemlere rahmet, insanların ve cinlerin hepsine kılavuz ve kurtarıcı olarak gönderilmişti. Bu son ve tam dine İslâm, ona teslim olup emirlerini kabul edenlere, inananlara Müslüman ve Mümin denildi.
İlk Müslümanlar
Peygamberimiz Aleyhisselâm, vazifeye ilk başladığı zaman, insanları gizli olarak dine çağırıyor, saklı yerlerde buluşup ibadet ediyorlardı. İslâm ile ilk önce şereflenen ve Peygamberimiz Aleyhisselâmla namaz kılan zevcesi Hazreti Hatice, en yakın arkadaşı ve dostu Hazreti Ebû Bekir, amcasının oğlu genç Hazreti Ali ve âzadlı kölesi Hazreti Zeyd b. Harise’dir.
Daha sonra Hazreti Ebû Bekir’in yol göstermesiyle Hazreti Osman b. Affan, Hazreti Abdurrahman b. Avf, Hazreti Sa’d b. Ebî Vakkas, Hazreti Zübeyr b. Avvam, Hazreti Talha b. Ubeydillah ye Hazreti Ebû Ubeyde b. Cerrah müslüman oldular. İşte bunlara “İlk Müslümanlar adı verilir. Sonradan Hazreti Ömer’in katılmasıyla bu 10 erkek müslüman “Aşere-i Mübeşşere = Cennetle Müjdelenen Onlar” adıyla anılmış, sahabilerin en büyükleri olmuşlardır.
Alenî Davet Başlıyor (M. 613 – İslamın 4. Yılı)
Peygamberimiz Aleyhisselâm; ilk üç sene insanları el altından, gizliden gizliye islâm Dinine girmeye, putları terketmeye çağırıyordu. Hazreti Ebû Bekir başta olmak üzere diğer müminler de O’na yardımcı olmaya çalışıyorlar, dostlarını, yakınlarını bu hak dine davet ediyorlardı. Bu üç sene içerisinde müslümanların sayısı 30’u biraz geçmişti. İbadetlerini ise evlerinde, gizli yerlerde yapabiliyorlar, Mescid-i Haram’a girip duâ edemiyorlardı. Kur’an âyetlerini ve hükümlerini öğrenmeleri de yine gizlilikle yürüyordu. Sahabîlerin meydana çıkma isteği karşısında, Peygamberimiz Aleyhisselâm henüz az olduklarını söylüyordu.
Nihayet peygamberliğin dördüncü yılına rastlayan Mîlâdî 614 senesinde, Hıcr Sûresi’nin 94’ncü âyetiyle bildirilen “Emrolunduğunu açıkça, çatlatırcasına bildir!” ilâhî emri geldi. Peygamberimiz Aleyhisselâm da vahyin bu emrine uyarak insanları açıktan açığa hak yola çağırmaya başladı. Önce en yakınlarını, akrabalarını, dostlarını ziyaret ederek İslama davet etti. Bu yüce dinin güzelliklerini anlatarak onları kötülüklerden uzaklaştırmaya çalıştı.
Mekke kâfirleri, müslümanların yeni bir dinle ortaya çıkmasından hoşlanmamışlardı. Ancak kendilerine bir zararları olmadığı için de pek fazla ses çıkarmıyorlardı. Ancak putlara tapmalarının yanlış ve sapık bir hareket olduğu, gittikleri yolun kötü sonuçlar vereceği gibi hakikatler bildirilmeye başlanınca, düşmanlıklarını ortaya döktüler. Bu düşmanlıkları alay ve hakaretle başladı, sonraları ezâ, cefâ, işkence, ticarî ve medenî sıkıntılara düşürme, şiddet kullanma şeklinde devam etti.
Kabul Etmiyorlar
Şuarâ Sûresi’nin 214 ilâ 216’ncı âyetlerinin gelmesiyle en yakınlarından başlayarak Allah’ın azabıyla korkutma emri bildirilince, Peygamberimiz Aleyhisselâm akrabasını topladı. Putları terketmeleri-ni Allahü Teâlâ’ya ibadette bulunmalarını, iyilikleri ve kötülükleri anlattı. Peygamberimizin karşısına ilk çıkan amcası Ebû Leheb oldu. Nitekim, Allahü Teâlâ’nın emirlerini bildirmek için Mekke halkını Safâ tepesine topladığında; kendisinden şimdiye kadar bir yalan duyup duymadıklarını, şu tepenin arkasında bir düşman ordusu bulunduğunu haber verse inanıp inanmayacaklarını sormuş, kendisine “Emîn” lâkabını verdikleri kimseye elbette inanacaklarını, ondan hiç bir yalan duymadıklarını söyleyen insanlar, O’nun Peygamberliğini bildirip iman etmeleri teklifine bir şey diyememişlerdi. Ebû Leheb ise yine küstahlığını gösterip hakaret etmeye kalkışmış, karısıyla kendisi hakkında Tebbet Sûresi’nin nazil olmasına sebep olmuştu.
Kureyş müşrikleri haklarında azâb âyetleri gelince, müminlere eziyet etmeye başladılar. İslâmın yayılmasını, müslümanların çoğalmasını önlemek için ezâ ve cefâdan geri durmadılar. Bir taraftan da, Fahri Kâinat Efendimize, amcası ve koruyucusu Ebû Tâlib’e başvurarak yeni bir din ortaya çıkarmaktan, putlarına dil uzatılmasından vazgeçilmesine çalıştılar. Fakat imkânsız bir şey istedikleri için, red cevabı aldılar. Bunun üzerine zayıf ve kimsesiz müminlere işkence etmeye giriştiler.
İŞKENCELER BAŞLIYOR
Peygamberimiz Aleyhisselâm ve diğer kabile ve akrabası kuvvetli olan bazı müslümanlara bir şey yapamıyorlarsa da, fakir, zayıf ve kimsesiz müminlere göz açtırmıyorlardı.
Dinlerinden döndürmek ve onlara bakarak başkalarının da iman etmesini önlemek için, akıllarına gelen her türlü eziyet ve işkenceyi uyguluyorlardı.
Kâfirlerin bu işkenceleri arasında, müminler öz oğulları bile olsa, aç susuz bırakmak, hapsetmek, bayıltıncaya kadar dövmek, yaralamak, kanlar içinde bırakmak, kızgın güneşin altında üzerine kayalar koyarak bekletmek, kızgın demirlerle dağlamak gibi insanlık dışı usuller vardı.
İslâmın ilk devirlerinde işkence gören bu müminler arasında en meşhurları Hazreti Bilal Habeşî, Hazreti Ammar b. Yâsir ve babası Hazreti Yâsir ile annesi Hazret! Sümeyye, Hazreti Habbab b. Eret, Hazreti Suheyb b. Sinan Rumî, Hazreti Ebû Fukeyhe gibi köleler ve zayıflar; Hazreti Zinnîre, Hazreti Lübeyne ve Hazreti Nehdiyye gibi cariyeler vardır. Bunların hepsi de dinlerinden döndürülmek için işkenceye uğramışlardı. Fakat çoğu, kâfirlerin dediklerine uymamış, bazısı ise Peygamberimiz Aleyhisselâmın izniyle sadece dillerinden söylenileni tekrarlamışlardı. Hazreti Ebû Bekir bu işkence gören erkek ve kadın köle müslümanların yedisini büyük karşılıklarla satın alarak âzad etmişti.
Hazreti Sümeyye ve Hazreti Yâsir en acı ve çirkin şekilde öldürülerek İslâmın ilk şehîdleri olmuşlardı.
Müminlere eziyet ve işkence edenlerin başında Ebû Cehil, Ebû Leheb, As b. Vâil, Ümeye b. Halef, Velid b. Mugîre, Nadr b. Haris gibi ileri gelen Mekke kâfirleri bulunuyordu.
İşkenceler
Mekke müşriklerinin bütün düşmanca hareketlerine rağmen İslâm dini genişliyor, müminlerin sayısı gittikçe çoğalıyordu. Fakat bu hal, kâfirlerin ezâ ve cefâlarını daha da arttırmalarına yol açıyordu. Çünkü iman ile küfür arasındaki mücadele böyle devam edegeliyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâm, düşmanların kendilerine yaptıkları kötülüklere karşı, onları sarsmış olan her türlü dinî ve medenî sapıklıklardan kurtarmaya, ebedî kurtuluşa, huzura kavuşturmaya çalışıyor, Kur’ân okuyarak, İslâm’ın güzelliklerini, küfrün aşağılıklarını anlatarak vazifesini ifâdan geri kalmıyordu.
Müşrikler ise, İslâm’ın gelmesiyle o zamana kadar sürdürdükleri haksızlığın, zorbalığın ve bu sayede elde ettikleri makam ve menfaatlerin elden gitmesinden, itibarlarının kaybolarak zengin ve fakir, kuvvetli ve zayıf herkesin ilahî adalet önünde eşit hale gelmesinden korkuyorlardı. Bunun için de, Ebû Tâlib’i sıkıştırarak, müminlerin kuvvetlilerine kadar eziyeti arttırarak, hattâ Peygamberimiz Aleyhisselâmı boğmaya kalkışacak kadar gözleri dönmüş bir şekilde hak dine ve yolcularına saldırıyorlardı.
1. Habeşistan Hicreti (M. 615 İslamın 6. Yılı)
İslâm’ın altıncı yılına rastlayan Mîlâdî 615 senesinde, Peygamberimiz Aleyhisselâm sahabîlerinin bir kısmı ile Hazreti Erkam’ın evine taşınmış, bu saadetti hane “Dâr-ı Erkam” adı ile İslâm’da çok mühim bir yer tutmaya başlamıştı. Müslümanlar, artan eziyet ve işkence karşısında ibadetlerini serbestçe yapabilecekleri ve yaşayacakları bir yere hicret, göç etmek için Peygamberimiz Aleyhisselâmdan izin istediler. Kendilerine Habeş diyarına hicret için müsaade verildi ve hayır dualarla yolcu edildiler.
Habeş hicretine ilk katılan muhacirler 12 erkek ve 4 kadından ibaretti. Bunların içinde Hazreti Osman b. Affan ve zevcesi, Peygamberimiz Aleyhisselâmın kızı Hazreti Rukayye, Hazreti Zübeyr b. Avvam, Hazreti Abdurrahman b. Avf ve Hazreti Abdullah b. Mesud gibi sahabiler bulunuyordu. Kureyş kâfirleri, onların Mekke’den çıkışını duyarak peşlerinden gitmişlerdi. Ancak müminler gemiye binerek Kızıldeniz’e açılmış olduklarından yetişemediler.
İslâm’ın altıncı yılı, Mîlâdî 616 senesinde Ebû Tâlib’in oğlu Hazreti Cafer Tayyar başkanlığında 83 erkek, 21 kadından meydana gelen 104 kişilik bir mümin topluluğu daha Habeşistan’a hicret etmişlerdi. Müslümanlar Habeş hükümdarı Ashame tarafından çok iyi karşılandılar ve her hususta yardım gördüler. Mekke kâfirleri ise, onların iyi halde olduklarını öğrenmişler; orada da kuvvet bulmasınlar diye elçiler göndererek, kendi vatandaşları olan bu insanların geri verilmesini istemişlerdi. İsa Aleyhisselâmın şeriatı üzere tevhid inancında olan Ashame ise, müminlerin verdiği güzel ve mantıklı cevablardan da kuvvet alarak Kureyşlilerin isteklerini kabul etmemişti. Habeş Hükümdarının bu sıkıntılı devirde, gösterdiği yakınlıkla İslâm’a ve insanlığa büyük hizmeti geçmiştir.
Habeşistan’da çok iyi geçinen müminlerden bir kısmı, müslümanlarla kâfirlerin anlaştıkları haberini duyarak Mekke’ye dönmüşler, ancak asılsız olduğunu öğrenince tekrar hicret etmişlerdi. Garânik hadisesi adıyla anılan bu yanlış haberden dolayı dönenlere, müşrikler yine işkenceden geri kalmamışlardır.
Hazreti Hamzanın Müslüman Oluşu(M.616-İslamın 7. Yılı)
Peygamberimiz Aleyhisselâm, her türlü güçlük karşısında insanları hak yola çağırmaya çalışırken, düşmanlar da her fırsatta O’na ve müminlere eziyet etmekten geri kalmıyorlardı. Hicretin altıncı yılında, bir gün Safa tepesinde oturmakta olan Peygamberimiz Aleyhisselâm, Ebû Cehil’in kendisine karşı hakaret dolu sözlerine sabır göstermiş, cevab vermeye tenezzül etmemişti. Bunu gören bir kadın, avdan dönen ve Kabe’yi cahiliyet âdeti üzere tavaf etmekte olan amcası Hamza’ya haber vermiş, hadiseyi sitemli sözlerle anlatmıştı.
Hamza, yeğeninin hakarete uğramasına dayanamayarak kalabalık bir topluluk içerisinde oturan Ebû Cehil’e çattı ve kafasına yayı ile vurup yardı. Adamları Ebû Cehil’in uğradığı bu saldırı karşısında Hamza’ya karşılık vermek istediler. Ancak Hamza’nın müslüman olmasından korkan Ebû Cehil, onun, kardeşinin oğlunun intikamını almakta haklı olduğunu söyleyerek aşağıdan aldı. Hamza ise, Fahri Kâinat Efendimize giderek yaptığını anlattı, Efendimizitesellî etmek istedi. Fakat Peygamberimiz Aleyhisselâm, amcasına, ancak müslüman olduğu takdirde tesellî bulup memnun olacağını bildirdi. Bunun üzerine Hazreti Hamza İslâm ile şereflendi.
Hz. Ömer’in Müslüman Oluşu (M.616 – İslamın 7. Yılı)
Hazreti Hamza’nın iman etmesiyle, küfür ileri gelenleri korktuklarına uğramışlar, kuvvetli bir destekçilerini kaybetmişlerdi. Bu korku ve telaşla acele alarak toplandılar ve bu işe bir çare bulmanın yollarını araştırdılar. Sonunda Peygamberimiz Aleyhisselâmı ortadan kaldırmaya karar verdiler. Ancak Peygamberimiz Aleyhisselâmın kabilesi Haşim Oğulları hayli kuvvetli olduğu için, kimse böyle bir işi almaya cesaret edemiyordu. İçlerinde en cesuru, 33 yaşında bir yiğit olan Ömer b. Hattab, ortaya çıktı ve bu işi üzerine aldı. Kâfirler onun bu fedailiği karşısında çok sevindiler. Kendisini alkış ve övmelerle, büyük vaad ve mükâfatlarla yola çıkardılar. Ömer, kılıcını sıyırmış bir halde hırsla Peygamberimiz Aleyhisselâmın bulunduğu Dâr-ı Erkam’a giderken, yolda kızkardeşi Hazreti Fâtıma ile eniştesi Hazreti Sa’d’ın da müslüman olduklarını öğrenince, çileden çıktı. Önce onların işini bitirmek maksadıyla geri döndü. Onun geldiğini duyan ve içeride Kur’ân okumakta olan ev halkı, korkuyla âyetleri sakladılar. Fakat Ömer, okunan âyetleri duymuş, ne olduğunu sormuştu. Onlar gizlemek isteyince, eniştesini ayağının altına aldı. Kocasına yardım etmek isterken, kızkardeşi de yediği tokatla ağzı burnu kan içinde yere düştü. Ancak imanın verdiği kuvvetle; “Ey Ömer, Allah’dan kork da yaptığın zulme bak! İşte biz, müslüman olduk, başımızı kessen de imanımızdan dönmeyiz!” diye haykırdı.
Bu duygulandırıcı manzara karşısında, yaptıklarından utanan ve pişman olan Ömer, okuduklarını getirmelerini istedi. Kendisine Tâhâ ve Hadid Sûresi âyetlerini getirip okudular. Kur’ân-ı Kerîm’in hakikatleri ve güzelliği karşısında kalbi yumuşayan ve küfür düşüncelerini dışarı fırlatan Ömer, Fahri Kâinat Efendimize götürülmesini istedi.
O sırada Efendimiz eshabı ile Dâr-ı Erkam’da bulunuyordu Ömer’in geldiğini gören ve duyan müminler endişe ve korkuya kapıldı. Yalnız Hazreti Hamza istifini bozmadı. Peygamberimiz Aleyhisselâm, Hazreti Cibril’den müjdeyi aldığı için sakin bir şekilde bekliyordu. Nitekim içeri girer girmez kendisine müslüman olmasını teklif ettiği zaman, Hazreti Ömer kelime-i şehadet getirip İslâm’ın 40’ıncı yiğidi olma şerefini kazanıyordu. Müslümanlar ise, önce Hazreti Hamza, üç gün sonra da Hazreti Ömer’i kazanmakla büyük sevince boğuldular.
Kâbede İlk açık Namaz
Hazreti Ömer’in teklifi ile, Peygamberimiz Aleyhisselâm ve müminler toplu halde meydana çıktılar ve namaz kılmak üzere Kabe’ye yürüdüler. Peygamberimiz Aleyhisselâmı öldürmek üzere gönderdikleri Hazreti Ömer’in; Peygamberimizin yanında diğer müslümanlarla beraber geldiğini gören kâfirler, endişeye kapıldılar. Hazreti Ömer’in meydan okuyan sözleri karşısında neye uğradıklarını şaşırdılar, her biri bir tarafa sıvıştılar.
Müminler ise Fahri Kâinat Efendimizle, Kabe’de ilk defa açıkça kıldıkları namaz ve getirdikleri tekbirlerle etrafı inletiyorlardı. Peygamberliğin yedinci, miladın 616’ncı yılında küfrün iki ana direğini, kendi sarayına kazanan İslâm’a girenlerin sayısı, bu iki sahabiden sonra aynı sene içerisinde 300’e çıkmış oluyordu.
Müminler Muhasaraya Alınıyor (M.616 – 619)
Kureyş’in ileri gelenlerinden Hazreti Hamza ve Hazreti Ömer gibi iki yiğidin müslümanlar tarafına geçmesi, kâfirleri düşündürmeye başladı. Düşman oldukları topluluk günden güne kuvvetleniyor, inanmadıkları din gittikçe yayılıyordu. Toplanıp ne yapacaklarını konuştular. Nihayet müslümanlar ve onlara yardımcı olanlarla her türlü alâkayı kesmeye, kendilerine boykot ilân ederek muhasara ve abluka altına almayı kararlaştırdılar.
Alış-veriş etmemek, kız alıp vermemek, görüşüp buluşmamak ve yardımcı olmamak gibi maddeler koyarak bu hususta bir de ahidname, andlaşma yazdılar. Ahidnameyi götürüp Kabe’nin duvarına astılar, yaptıkları işe mukaddeslik vermek istediler. Böylece İslâm’ın yedinci yılının başı olan Muharrem ayında, Mîlâdî 616 senesinde Peygamberimiz Aleyhisselâm ile müslümanlar, onlara destekte bulunan Haşim Oğulları, Ebû Tâlib mahallesi denilen yerde hapis kalmaya başladılar.
Kureyş kâfirleri bu hareketleriyle müslümanları ve yardımcılarını yıldırmak, aç ve susuz, ticarî ve medenî haklardan mahrum ve çaresiz bırakarak teslim olmaya, Peygamberimiz Aleyhisselâmı desteklemekten caydırmaya çalışıyorlardı. Ancak Müslümanlar ve Ebû Talib’in idaresindeki Haşim Oğulları, her türlü sıkıntıya katlanarak Peygamberimizin etrafından ayrılmamaya kararlıydılar. Peygamberimiz Aleyhisselâmın amcalarından Ebû Leheb ise, akrabalarının ölümüne bile göz yumarak kâfirlerle beraber olmaktan çekinmemişti.
Üç senelik muhasara devrinde, müminler ve dostları her türlü sıkıntı ile karşılaştılar. Aç ve susuz kaldılar, çocukların açlıktan feryadları Mekke sokaklarını inletir oldu. Yiyeceksizlikten ağaç yapraklarını, deri parçalarını yemek zorunda kaldılar. Bu insanlık dışı davranışlar, küfür sapıklığına düşmüş azgınlara en ufak bir acıma duygusu, pişmanlık hissi vermiyordu. Gelen kervanların mallarını en pahalı fiyatı vererek yere dökerek müminlerin almalarını önlüyorlardı. Muhasara altında kalanlara gizlice yardım etmek isteyen yakınlarını en ağır cezalara çarptırıyorlardı.
Mîlâdî 616-619 yıllarında devam eden bu sıkıntılı hayat sırasında, sadece haram aylardaki yumuşaklıktan faydalanarak ihtiyaçlar sağlanıyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâm da hak yola çağırma vazifesini ancak bu aylarda yapabiliyordu. Bu üç senelik zaman içerisinde de pek çok mucizeler meydana geldi. Birçok kimseler imanla şereflendi. Ahidnameyi yazan Mansur b. ikrime adındaki kâfirin elleri kurudu. Ahidnamenin Allahü Teâlâ’nın ismi bulunan yerinden başka her tarafını güveler yedi. Akıl ve vicdandan nasibi olanlar insafa geldi. Yakınlarının bu haline dayanamayan bazı Mekkeliler güve yemekle hükümsüz kalan ahidnameyi astıkları yerden indirdiler. Gösterdikleri gayret ve çaba ile muhasara altındaki insanların serbest bırakılmasını sağladılar.
İslâm ehli ve dostları üç yıllık sıkıntı ve azabdan kurtuldukları için Mekke’de adetâ bayram yapıldı. Herkes evine, eşine, dostuna, akrabasına kavuştu, birbiri ile kaynaştı.
Hüzün Yılı (M.619)
Müslümanların ve dostlarının sevinmesi fazla sürmeden, muhasaradan sekiz ay sonra Ebû Tâlib, ondan üç gün sonra da Hazreti Hatice vefat etti. Müminler üstüste gelen bu acıyla sarsıldı, Peygamberimiz Aleyhisselâm çok üzüldü.
Ebû Tâlib, küçüklüğünden beri Peygamberimiz Aleyhisselâmı öz evladından daha çok severek büyütmüş, baba olmuş, kendisi iman etmemekle beraber imansızlara karşı korumuş, her zaman O’na kanat germişti. Onun ölümüyle Peygamberimiz Aleyhisselâmın çok üzülmesi, iki sebebe bağlıydı. Biri, o kadar destek ve yardımına rağmen iman etmeyip küfür üzere gitmesi, diğeri gözle görülür bir himayeden mahrum kalmasıydı.
80 yaşında ölen Ebû Talib’den üç gün sonra da, müminlerin validesi, Peygamberimiz Aleyhisselâmın en büyük ve yakın desteği Hazreti Hatice, 65 yaşında vefat etti. Peygamberimizin ve sahabilerinrin acısı bir kat daha arttı. Onların üstüste uğradığı bu acı sebebiyle, miladın 620’nci, İslâm’ın ise 11. senesine rastlayan bu yıla “Hüzün Yılı” adı verildi.
Taif Yolculuğu (M.620 – İslamın 11. Yılı)
Ebû Talib’in ölümünden sonra, kâfirlerin Fahri Kâinat Efendimize ve sahabilerine karşı düşmanlıkları iyice arttı. Kureyş’in idaresi düşmanların eline geçtiği için, eziyet ve işkenceleri dayanılmaz hale geldi. Daha önce söz sihirbazlığı ile suçladıkları Fahri Kâinat Efendimize toprak, deve işkembesi pislikleri atarak en ağır işkenceleri uygulamaya başladılar. Peygamberimiz Aleyhisselâm bütün bu güçlüklere rağmen, panayırlarda, hac mevsimlerinde civardan gelen insanları hak yola çağırmaktan geri kalmıyordu. Başta amcası Ebû Leheb olmak üzere, müşrikler ise yol başlarında bekleyerek O’na inanmamalarını söylüyorlardı. Peygamberimizin İslâm’a çağırışının arkasından, hemen kendisini yalancılıkla, sihirbazlıkla, huzuru bozmakla suçluyorlardı.
Peygamberimiz Aleyhisselâm, Kureyşlilerin bu zulüm ve baskısından biraz uzak kalmak ve vazifesini başka yerlerde yapabilmek için Mekke dışına çıktı. Mîlâdî 620 yılının Şevval ayında, ilk müminlerden âzadlı kölesi Hazreti Zeyd b. Harise ile beraber Hicaz şehirlerinden Taife gitti. Burada akrabası da olduğu için, imana geleceklerinden ümitli idi. On gün kadar kalarak puta tapan halkı, Allahü Teâlâ’nın varlığına ve birliğine îman etmeye çağırdı.
Fakat Taif’liler, yazın bağlık ve bahçelik şehirlerinde sayfiyeye gelen Mekkelilerle aralarının bozulmasını, putlarının ve yaşayışlarının değerini kaybetmesini istemediler. Onun için de Fahri Kâinat Efendimize îman etmek şöyle dursun, peşine taktıkları serseri ve başıbozuk takımıyla işkence ettiler. Serseri ve çapulcular önce alay ederek, sonra şehir dışına kovalayarak taşa tuttular. Peygamberimiz Aleyhisselâmın mübarek ayaklarını yaraladılar, kanlar içinde bıraktılar. Kızgın güneşin altında hem kaçan ve hem o hazrete siper olmaya çalışan Hazreti Zeyd’i de yaraladılar.
Binbir güçlükle Mekkeli iki kardeşin bağına sığman Peygamberimiz Aleyhisselâm kendisinden önce, arkadaşının yarasıyla ilgilendi. Gördüğü bu en ağır ezâ karşısında, o insanların helak olmalarını istemedi. İmana gelmeleri, kurtuluşa ermeleri için duada bulundu. Bağda kendilerine üzüm getiren, Yunus Aleyhisselâmın hemşehrisi Ninova’lı bir Hıristiyan köle olan Hazreti Addas İslâm ile şereflendi.
Peygamberimiz Aleyhisselâmın başına gelenler Mekke’de duyulmuştu. Onun için müminlerin tavsiyesi üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselâm kâfirlerden Mut’ım b. Adiyy’in himayesini istedi. Onun kabul etmesiyle Kabe’ye gidip namaz kıldı. Mut’ım’ın bu iyiliği müminler tarafından hiç bir zaman unutulmadı. Ancak kendisi kâfir olarak Bedir Harbinde öldü.
Peygamberimiz bu defa mukaddes vazifesini yerine getirmek için, etraf kabilelere gitti. Onların putları bırakıp hakikate gelmelerini söyledi. Fakat Mekke kâfirlerinin tesiri her yerde hüküm sürdüğü için ümid edilen fayda elde edilemedi.
Birinci Akabe Biati (M.620 – İslamın 11. Yılı)
Peygamberimiz Aleyhisselâm İslâm’ın 11’inci yılı hac mevsiminde, etraftan gelen ziyaretçileri hak yola çağırmaya çıkmıştı. Mekke ile Mina arasında, Akabe denilen tepede Medine’li altı kişiye rastladı. Kendilerine Kur’ân okuyup vaaz ve nasihatta bulundu, iman etmeye çağırdı. Onlar da beraber yaşadıkları yahudilerden böyle bir peygamber geleceğini duyarlardı. Hattâ yahudiler kendilerinin Allah’ın dini üzere olduklarını, onların ise puta taptıklarını söyleyerek kınarlar ve aşağılarlardı. Medine’nin Hazrec kabilesinden olan bu kimseler, Evs kabilesiyle aralarında çıkan çarpışmalardan hayli yıpranmışlar ve destekçi bulmak için yola çıkmışlardı. Yahudilerle de süregelen savaşlar ve onların baskısı altında ezilmişlerdi. Böylece geleceğini duydukları peygambere îman ederek Medine’den islâm kervanına katılan ilk müslümanlar ve Ensâr oldular.
Hazreti Esad b. Zürâre, Hazreti Rafi’ b. Mâlik, Hazreti Avf b. Haris, Hazreti Kutbe b. Amir, Hazreti Utbe b. Amir ve Hazreti Haris b. Abdullah’dan meydana gelen bu ilk Ensâr topluluğu, Medine’ye dönünce, duyduklarını anlattılar. Böylece hak din orada da yayılmaya, kuvvet bulmaya başladı.
Bu ilk Medine’li müslümanların Peygamberimiz Aleyhisselâma îman ettikleri gün, “İlk Akabe Buluşması” adıyla anılır. Ertesi sene ise yine bunlardan beş kişinin de içlerinde bulunduğu 12 kişilik bir Kaafile, hac mevsiminde Akabe’ye geldi. Burada Peygamberimiz Aleyhisselâmla buluşup kendisine bîat ettiler. “Birinci Akabe Bîatı” diye isimlendirilen bu karşılaşmada, ilk defa Peygamberimiz Aleyhisselâmın elini tutarak hırsızlıktan, kız çocuklarını öldürmekten, nikâhsız yaşamaktan, yalan ve iftiradan kaçınmak, Allah ve Rasûlüne itaatten ayrılmamak üzere ahid verdiler.
Akabe bîatıyla İslâm’da yeni bir devir açılıyor, Arap Yarımadasında hüküm süren şirk ve zulüm hayatına karşı bayrak açılarak, din ve insan hakları için büyük bir hizmet başlıyordu. Bu müslümanlar Medine’ye dönerek yine din hizmetine başladılar. Kendilerine din öğretmek üzere Hazreti Mus’ab b. Umeyr gönderildi.
Reisleri ise Hazreti Esad b. Zürâre idi. İslâmiyet Medine’de gittikçe yayıldı. Puta tapmayı bırakıp müslüman olanların sayısı kısa zamanda 40’a yükseldi. Hazreti Mus’ab’ın yumuşak ve ikna edici nasihatleri, en katı insanların kalbini bile İslâm’a açıyordu.
Mi’rac Mucizesi (M.621-İslamın 12. Yılı)
Birinci Akabe bîatından sonra, İslâm’ın 12’nci, milâdın 621’inci yılında Receb ayının 27’nci, Cuma gecesinde Mi’rac Mucizesi meydana geldi. Yükseğe çıkmak, yücelmek ve gece vakti yol almak mânâlarından dolayı İsra ve Miraç adıyla anılan bu büyük hadisede pek çok sırlar ve lütuflar vardır. İsrâ Sûresi âyetlerinde bu mucize bildirilmektedir.
Cebrail Aleyhisselâm, Allahü Teâlâ’nın emriyle bir gece, Peygamberimiz Aleyhisselâmı Mescid-i Haram’dan alıp Mescid-i Aksâ’ya getirdi. Oradan da göklere çıkarıp gezdirdi. Buralarda peygamberlerle karşılaştı ve tanıştı. Hiç bir peygambere nasib olmayan nice âlemler ve hakikatlere ulaştı. Allahü Teâlâ’nın dilediği yere kadar vardı, neler gördü, neler…
Mi’rac gecesinde o zamana kadar sabah ve akşam iki vakit olarak kılınan namaz beş vakite çıkarıldı. Bakara Sûresi’nin sonu olan Âmenerrasûlü âyetleri ile Allahü Teâlâ’ya ortak koşanların dışında bütün müminlerin Cennete girecekleri müjdeleri gibi hediyeler verildi. Efendimiz bütün bu hakikatlere çok kısa bir zamanda ruh ve cesediyle beraber erip döndü.
Peygamberimiz Aleyhisselâm ertesi günü Mi’rac mucizesini insanlara haber verdi. İlk önce Hazreti Ebû Bekir kabul ve tasdik ettiği için “Sıddîk” lâkabını aldı. Diğer sahabiler de kabul ederek tebriklerde bulundular. Ancak kâfirler, kuru akılla böyle bir şeyin imkansız olduğunu söylediler. Kervanların bir- ayda gidip bir ayda döndüğü Mescid-i Aksâ’ya ve daha ötelere bir gecede gidip gelmeyi mümkün görmediler. Mescid-i Aksa ile ilgili sorularına, mucize ile tam ve doğru cevap veren Peygamberimiz Aleyhisselâmı yine yalanlamaktan geri kalmadılar.
İkinci Akabe Biati (M.622 – isiamm 13. Yılı)
Peygamberliğin 13’üncü, milâdın 622’nci yılında yine hac mevsiminde Peygamberimiz Aleyhisseiâm ile buluşan ve bîat eden Medine’li müslümanların sayısı 75’e ulaşmıştı. Bu müminler içerisinde Hazreti Halid b. Zeyd Ebû Eyyub Ensarî ve iki de kadın bulunuyordu. Bu üçüncü buluşmaya “İkinci Akabe Bîatı” adı verildi.
Peygamberimiz Aleyhisselâm, bu toplantıya henüz îman etmemiş olan amcası Abbas ile gelmiş ve Medine’ye hicretin şartları görüşülmüştü. Müslümanlar Allah ve Rasûlüne her hal içerisinde itaat içinde olacaklarına, Peygamberimiz Aleyhisselâmı kendi nefisleri, çoluk ve çocukları gibi düşmanlarından koruyacaklarına, doğru olanın yapılması için hiç bir şeyden çekinmeyeceklerine mallarıyla ve canlarıyla bu yolda çalışacaklarına söz verdiler.
Peygamberimiz Aleyhisselâm kendisine bîat edildikten sonra, Medine’lilerin arasından 12 temsilci seçip kabilelerinin başına tayin etti. Müslümanlar toplantı yerine gizli ve ayrı ayrı geldikleri için müşriklerin haberleri her şey bittikten sonra oldu. Bu sebeple de bir şey yapamadılar.
Hicret Hazırlıkları
Kâfirlerin işkence ve baskıları son hadde ulaştığı bir sırada, müminlerin Medine şehrine hicret etmelerine izin verildi. Böylece Peygamberliğin 14’üncü yılında iman ehli, birer, ikişer, küçük gruplar halinde Mekke’den ayrılmaya başladılar. Allah yolunda uğradıkları zulüm ve cefâdan dolayı, mallarını, mülklerini, yakınlarını terkederek yine Allah rızâsı için memleketlerinden göç ediyorlardı.
Müminlerin hicreti, Medine’li müslümanlarla son Akabe bîatı sırasında Zilhicce ayında kararlaştırılmıştı. Mîlâdî 622 yılının Nisan ayına rastlayan Muharrem ayı başlarında da hicret için izin çıkmıştı. Kureyş kâfirleri, düşman oldukları kimselerin aralarından ayrılmalarını istemekle beraber, bir taraftan da endişeleniyorlardı. Onun için istemedikleri insanların çıkıp gitmelerinde bile düşmanlıktan geri kalmıyorlardı. Kâfirlerin zararından korunmak için bütün müminler gizlice göç ederlerken, Hazreti Ömer kılıcını kuşanmış bir halde Kabe’yi tavaf ettikten sonra, din düşmanlarına meydan okuyarak yola çıktı. Kendisine kimse karşılık vermeye cesaret edemedi.
Müslümanların dinleri uğruna her şeylerini bırakıp vatanları olan Mekke’den ayrılmalarına “Hicret”, kendilerine “Muhacirler”, onları Medine’de karşılayıp Allah için her türlü maddî ve manevî yardımda bulunan müminlere de “Ensâr” adı verildi. İslâm Dininde zulme uğrayanların yurdlarını terkedip yeni bir memlekete sığınmaları ve orada yaşayan müslümanların kendilerine kucak açıp kardeşçe davranmaları gibi büyük bir dayanışma ve kaynaşmayı, Allah yolunda beraber çalışmayı sergileyen Hicret hadisesi, tarihte çok mühim bir yer tutmaktadır.
Öldürme Kararı
Bir müddet sonra Mekke’de Peygamberimiz, Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ali ve hapsedilenlerle beraber bir kaç mümin kalmıştı. Kureyş kâfirleri önce kendilerinden kurtulduklarını sanarak rahatladıkları müminlerin, Medine’de toplanıp birleşerek kuvvet bulduklarını görünce endişeye kapıldılar. Çünkü Medine, Mekkelilerin Şam ticaret yolunun üzerinde bulunuyordu. Bu sebeple, kendileri için tehlike gözüküyordu. Üstelik müminlerin orada

Putlari kabul etmenin ve onlarin etkili olduguna inanmanin tek delili ve mesruiyeti gelenekti: Babalari, babalarinin babalari ve daha büyük atalari hep öyle yapmisti. Bununla birlikte Allah, Abdullah için büyük bir gerçeklik ifade ediyordu.
Ibrahim’in dinini tam anlamiyla sürdüren bir kaç kisi vardi ve daima olmustu. Onlar putlara ibadetin geleneksel olmaktan çok, sonradan ortaya çikmis bir tehlike (bid’at) oldugu kanaatindeydiler. Hubel’in Israilogullarinin altin buzagisindan pek farkli olmadigini görebilmek için tarihe bir göz atmak yeterliydi. Kendilerine Hanifler adini veren bu sahislarin putlarla hiç ilgisi yoktu ve putlari Mekke’yi pisleten ve alçaltan varliklar olarak görüyorlardi. Taviz vermekten uzak oluslari ve çogu seye karsi çikislari onlari Mekke toplumunun disinda kalmaya zorluyordu. Onlara karsi takinilan tavir, hosgörü, saygi veya kötü davranma, bir bakima kisiliklerini, bir bakima da kendilerini korumaya hazir olan kabileler tarafindan belirleniyordu.

Abdulmuttalip dört tane Hanif taniyordu ve onlarin en saygini olan Varaka hristiyan olmustu. O bölgedeki hristiyanlar arasinda bir peygamberin gelisinin yakin oldugu fikri yaygindi. Bu inancin bu kadar yayilmasinin sebebi ise dogudaki kiliselerden bazilarinin bu inanci desteklemesi ve astrologlarla kahinlein de bu inanci paylasmasiydi. Yahudilere gelince, onlar da son gelen peygamberin Isa oldugunu bildikleri için yeni bir peygamberin gelecegi konusunda hemfikirdiler. Yahudi alimleri onlara peygamberin çok yakinda gelecegini, onun gelecegine delalet eden birçok isaretin görüldügünü ve muhakkak onun seçilmis kavim olan yahudilerden çikacagini söylüyorlardi. Varaka’nin da içlerinde bulundugu bir grup hristiyan ise bu konuda süphedeydiler; onlara göre peygamberin Arap olmamasi için hiç bir sebep yoktu. Araplarin, yahudilerden daha çok peygambere ihtiyaçlari vardi, çünkü en azindan yahudiler tek Tanri’ya tapma bakimindan Ibrahim’in dinini takip ediyor ve putlara tapmiyorlardi. Araplarin bu yalanci tanrilara tapmalarini ise sadece bir peygamber önleyebilirdi. Kabe’nin içinde ve çevresinde toplam 360 put vardi; bunun yanisira Mekke’de her evde, evin merkezini olusturan bir put bulunurdu. Bu uygulamalar sadece Mekke’ye özgü degildi, tüm Arabistan’a yayilmisti.
Develer kurban edilir edilmez, Abdulmuttalip kurtulan oglunu evlendirmeye karar verdi. Biraz arastirdiktan sonra, Vehb’in kizi Amine’yi uygun bir es olarak seçtiler. Abdulmuttalip, Amine’yi ogluna, kizkardesi Hale’yi de kendine istedi.
Abdulmuttalip o sirada yetmis yaslarindaydi, fakat yasina göre her bakimdan hala genç görünüyordu. Abdullah güzellikte zamanin Yusuf’u gibiydi ve o da yirmibes yasindaydi. Dügün yerine giderken yolda Varaka’nin kardesi Kuteyle’nin yanindan geçmislerdi ki “Ey Abdullah” diye bir ses duydular. Abdullah yüzünü Kuteyle’ye çevirdi, kadin ona nereye gittigini sordu. Abdullah “Babamla gidiyorum” diye cevap verdi. Kuteyle: “Beni simdi burada al ve benimle evlen, sana yerine kurban edilen develer kadar deve verecegim.” dedi. Abdullah ise “Babamla beraberim, onun isteklerinin disina çikamam ve onu birakamam” diye cevap verdi.
Dügünden bir kaç gün sonra Abdullah yine Varaka’nin kardesi Kuteyle’ye rastladi. Kadinin gözleri yüzünü öyle arastirir bakislarla tariyordu ki, konusmasini bekler bir sekilde yaninda durdu. Kadin bir sey söylemeyince, bir gün önce söylediklerini neden tekrarlamadigini sordugunda Kuteyle’den su cevabi aldi: “Dün yüzünde varolan isik bugün yok. Bugün benim senden istediklerimi bana veremezsin.”
Evlenmelerin meydana geldigi yil MS 569 idi. Bunu takip eden yil Fil Yili olarak bilinir ve birden fazla sebeple önem tasir.

Abdulmuttalib’in mallari hayatinin son döneminde oldukça azalmisti, ölümünden sonra ogullarina sadece çok küçük bir miras biakmisti. Ogullarindan bazilari, özellikle Ebu Leheb olarak taninan Abdu’l Uzza, kendiliklerinden zengin olmuslardi. Fakat Ebu Talib fakirdi. Bu nedenle yegeni kendisini, yasamini kazanmak için elinden geleni yapmaya zorunlu hissediyordu. Yasamini keçi ve koyunlara çobanlik ederek kazaniyordu ve gün geçtikçe Mekke’nin üstündeki tepelerde veya ötesindeki ovalarda yalniz geçirdigi günler artiyordu. Buna ragmen amcasi onu bazen beraberinde yolculuga götürüyordu. Bunlardan birinde, Muhammed (S.A.V.) dokuz, bir görüse göre de oniki yasindayken bir ticaret kervaniyla Suriye’ye kadar gitti. Busra’da, Mekke kervaninin her zamanki konak yerlerinden birinde, içinde nesilden nesile bir hristiyan rahibin yasadigi bir hücre vardi. Biri öldügünde, digeri onun yerini aliyor ve eski el yazmalarini da içeren manastirdaki bütün esyaya varis oluyordu. Bu el yamalarindan birinde Araplara bir peygamber gelecegi kayitliydi. Manastirda yasayan Rahip Bahira bu kitaplarin hepsinden haberdardi. Bu konuyla ilgilenmesinin asil sebebi ise Varaka gibi onun da peygamberin kendi yasam süresi içinde gelecegine inanmasiydi.
Bahira, Mekke kervaninin manastirdan pek uzak olmayan konak yerinde konakladigini bir çok defa görmüstü. Fakat bu sefer daha önce hiç karsilasmadigi bir seyle karsilasti ve dona kaldi: alçak ve küçük bir bulut onlarin üstünde yavas yavas ilerliyor ve sürekli yolculardan bir veya ikisi ile günesin arasinda yer aliyordu. Büyük bir ilgiyle onlarin yaklasmasini izledi. Birden ilgisi saskinliga dönüstü. Çünkü konakladiklari anda bulut hareket etmeyi durdurdu ve altinda gölgelendikleri agacin üstünde sabit olarak kaldi. Agaç ise dallarini asagiya indirerek onlarin iki kat gölgede olmalarni sagliyordu. Bahira böyle bir mucizenin öneml oldugunu biliyordu. Sadece yüce bir sahsiyetin varligi bu olayi açiklayabilirdi ve aniden beklenen peygamber aklina geldi.
Manastira kisa bir süre önce büyük miktarda yiyecek gelmisti, elindekilerin hepsini birlestirerek kervana söyle bir haber gönderdi: “Ey Kureysliler! Sizin için yiyecekler hazirladim ve buraya gelmenizi istiyorum. Yasli-genç, köle-hür hepinizi davet ediyorum.”
Bunun üzerine hepsi manastira geldiler, fakat Bahira’nin tembihlerine ragmen Muhammed (S.A.V.)’i develerin ve yüklerin yaninda gözcü olarak biraktilar. Bahira oradakiler içinde kitapta tarif edilene benzer bir yüz göremeyince eksikligi farketti. “Ey Kureysliler! Geride kimse kalmadigindan emin misiniz?” diye sordu. “Baska kimse kalmadi” dediler, “sadece en küçügümüz olan bir erkek çocuk kaldiç” Bahira “Ona öyle davranmayin, onu da çagirin; bizimle beraber yemekte bulunsun” dedi. Sonra çocugu yemege çagirdilar.
Çocugun yüzüne bir kez bakmak Bahira için bu mucizeleri açiklamaya yetti. Yemek boyunca onu dikkatle incelediginde yüz ve vücut özelliklerinin kendi kitabinda anlatilanlara ne denli yakin oldugunu gözledi. Yemekten sonra rahip bu genç misafirin yanina gitti ve ona yasam sekli, uykulari ve genel konulardaki tavirlariyla ilgili bazi seyler sordu. Çocuk ona bu konularda ayrintili cevaplar verdi; çünkü adam saygidegerdi, sorular ise saygili ve hürmetkarca soruluyordu. Hatta rahip sirtina bakmak istediginde, gömlegini siyirmakta tereddüt etmedi. Bahira zaten kesinlikle onun peygamber oldugu kanaatindeydi. Bir de sirtindaki iki kürek kemigi arasinda, kitabinda anlatilan yerde peygamberlik mührünü görünce tüm süpheleri silindi. Bahira Ebu Talib’e döndü ve “Bu çocukla akrabalik dereceniz nedir?” diye sordu. Ebu Talib “Oglumdur” dedi. Rahip, “Oglunuz degil, bu çocugun babasi sag olamaz” dedi. Ebu Talib “Kardesimin ogludur” dedi. “Peki babasina ne oldu?” dedi rahip. Öteki “Daha annesi ona hamileyken öldü” dedi. “Iste bu dogru” dedi Bahira, “Kardesinin oglunu ülkene geri götür ve onu yahudilerden koru. Çünkü benim bildigimi onlar da bilirler ve görürlerse ona kötülük yaparlar. Kardesinin oglunun geleceginde büyük seyler gizli.”

Mekke’deki zengin tüccarlardan birisi bir kadindi -Esed kabilesinden Huveylid’in kizi Hatice. Ayni zamanda hristiyan olan Varaka’nin ve kardesi Kuteyle’nin de kuzeni idi. O zamana dek iki kez evlenmisti ve ikinci kocasinin ölümünden beri kendi adina ticaret yapacak bir adam görevlendirmeyi adet edinmisti. Bunlardan biri de artik Mekke’de el-Emin (güvenilir), serefli olarak taninan Muhammed (S.A.V.)’di. Bu söhreti isekendisine emanet edilen ticaret kervanlarinin sahiplerinden yayiliyordu. Hatice, O’nu bir kölesini de yanina vererek ticaret kervaninin basina getirdi. Gidip dönene kadar yanindaki köle bir çok mucizelere sahit olmustu. Bunlari Hatice’ye anlatti, Hatice de Kuzeni Varaka’ya. Varaka “Eger bu dogruysa, Hatice, Muhammed (S.A.V.) kavmimize gönderilen peygamberdir. Uzun süreden beri bir peygamberin gelecegini biliyordum ve iste geldi.”
Hz. Hatice, Hz. Muhammed (S.A.V.)’e evlilik teklifi götürdü. Hz. Muhammed (S.A.V.) maddi imkansizligini ileri sürerek “Ben böyle bir evliligi nasil yapabilirim?” dedi. Araci Nuseyfe “Orasini bana birak!” deyince Hz. Muhammed (S.A.V.) “O halde benden tarafi tamam” dedi. Gereken her sey yapildi ve aralarinda Hz. Muhammed (S.A.V.)’nin yirmi disi deve vermesi kararini aldilar.

Damat amcasinin evinden ayrildi ve gelinle birlikte yasamak üzere onun evine yerlesti. Hatice kocasina bir es oldugu kadar, onun en yakin arkdasi ve ideallerini ve isteklerini paylasan bir dostu idi. Acilar ve kayiplar olsa da evlilikleri çok mutlu geçiyordu. Hz. Hatice, Hz. Muhammed (S.A.V.)’e alti çocuk dogurdu, iki erkek ve dört kiz. En büyük çocuklari Kasim adinda bir oglan çocuguydu. Bundan sonra O’na Ebu’l Kasim (Kasim’in babasi) denmeye baslandi. Fakat çocuk iki yasini doldurmadan vefat etti. Ikinci çocuklari Zeyneb adinda bir kizdi, onu üç kiz çocugu daha takip etti: Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fatima. Son çocuklari ise yine çok az bir süre yasayan bir erkek çocuguydu. Evlendigi gün Muhammed (S.A.V.) babasindan miras kalan sadik cariyesi Bereke’yi azat etti. Hatice ise O’na kölesi Zeyd’i hediye etti. Zeyd iyi bir ailedendi, fakat yillar önce kaçirilarak köle olarak satilmisti. Muhammed (S.A.V.)’in kölesi olduktan aylar sonra bir gün daha önce yakalayamadigi bir firsati, ailesine haber gönderme imkanini yakalamisti: Mekke sokaklarinda kendi kabilesinden adamlara rastladi. Eger onlari bir önceki yil görmüs olsaydi, duygulari çok farkli olurdu. Böyle bir karsilasmayi uzun süredir arzuluyordu, fakat simdi saskinliga düsmüstü. Rahatinin iyi oldugunu ve geri dönmek istemedigini anlatmak üzere birkaç misra yazip gönderdi. Ailesi haberi aldiginda hemen yola çiktilar ve Hz. Muhammed (S.A.V.)’e Zeyd’i kendilerine satmasini teklif ettiler. Hz. Muhammed (S.A.V.) “Birakin kendisi seçsin, eger sizi seçerse hiçbir ücret istemeden onu size veririm; eger beni seçerse, ben; beni seçen birinin üstünde karar verici degilim.”dedi. Zeyd’e soruldugunda sunlari söyledi: “Senin üstüne baska adam seçecek degilim. Sen bana annem ve babam gibisin.” Ailesi hayret etti.
Hz. Muhammed (S.A.V.) daha sonraki konusmalari kisa keserek onlari Kabe’ye davet etti. Hicr’de ayakta durarak yüksek sesle sunlari söyledi: “Ey burada bulunanlar, sahid olun ki, Zeyd benim oglumdur, ben onun, o da benim varisimdir.” O günden sonra Zeyd, Zeyd Ibn Muhammed diye anilmaya basladi.

Hz. Muhammed (S.A.V.) 35 yasinda iken Kureys’liler Ka-be’nin tekrar insasina karar verdiler. Kabe yikildiktan sonra Hacerü’l Esved’in bulundugu kösede Süryanice bir yazi buldurlar ve onu bir yahudiye okuttular. “Ben Allah’im ve Bekke (Mekke)’nin Rabbiyim. Mekke’yi ve gökleri ben yarattim, Ay’a ve Günes’e sekil verdigimi ve Günes’in etrafina dokunulmaz olan yedi melegi yerlestirdigim gün yarattim. O (Mekke), insanlara süt ve su ile yardim eden iki tepe varoldukça varolmaya devam edecektir.” yazmakta idi. Bir parca yazida Ibrahim makaminda Kabe’nin kapisi yaninda Hz. Ibrahim’in ayak izini tasiyan kayanin altinda bulundu. “Mekke, Allah’in kutsal evidir. Onun sürekliligi üç yönden gelir. O’nun yakinindaki insanlar onu ilk kirletenler olmasin.”
Ka-be’nin yapilmasinda bütün kabileler çalisti ve yeniden yapildi. Sira Hacerü’l Esved tasinin yerine konulmasina geldiginde yerlestirme serefine tüm kabileler nail olmak istemekte idiler. Aralarinda anlasamiyarak ihtilafa düstüler. Bu tartisma bir kaç gün sürdü ve yasli bir adam söyle bir öneri getirdi: “Mescid’e ilk giren hakem olsun.” Tam busirada Hz. Muhammed kapidan içeri girdi. Hepsi Muhammed Emin’dir karari kabulumuzdür dediler. Durumu kendisine anlattilar. Hz Muhammed bana bir kumas getirin dedi. Kumasi yere serdi. Hacerü’l Esvedi kendi elleriyle kumasin üzerine yerlestirdi. Her kabilenin reisi bezin ucundan tutsun. dedi. Tas yükselincede onu yerine kendi elleriyle yerlestirdi. Böylece insaatin kalan kismina devam edildi ve sorun çözüldü.

Hz. Muhammed’e bazi haller olmaya basladi. Bunlarin nasil oldugu soruldugunda “uykuda iken gelen sabahin aydinligi gibi gerçek görüntüler” oldugu söylerdi. Hira dagindaki bir magaraya inzivaya çekilmeye basladi. Sehirden ayrilip magaraya yaklastiginda “Ey Allah’in Rasülü, sana selam olsun.” seslerini duyardi. Geriye dönüp bakinca agaçlar ve taslardan baska hiç bir sey göremezdi. Ramazan ayinda kirk yasinda iken insan seklinde bir melek geldi ve O’na “OKU” dedi. O, “ben okuma bilmem” deyince, Melek onu eline aldi ve dayanabilecegi son nokyata kadar sIktI. Sonra tekrar “OKU” dedi. “Ben okuma bilmem!”. Üçüncü kez ayni olay tekrarladindi. ve biraktiginda söyle dedi:
Insana bilmedigini ögretti. (A’lak Suresi 1-5) Bunlar Kur’an-i Kerimin ilk gelen ayetleridir.
O bu sözleri melegin arkasindan tekrarladi ve melek onu birakip gitti. (Bu melek vahiy meledigi Cebrail A.S.’di) Sonra Peygamberimiz Hira magarasindan evine döndü. Olaylari Hz Hatice validemize anlatti. Hz. Hatice O’na “-Senin peygamber olacagini umuyordum. Ne mutlu sana. Müjdeler olsun sana!” dedi. Hz Hatice hemen amcasinin oglu Varaka Bin Nevfel’e olanlari anlatti. Varaka’nin cevabi: “-Bu gördügün Allah-i Tealanin Musa’ya indirdigi Namus-u Ekber’dir. (Cebrail’dir) Ah keske senin davet günlerinde genç olsaydim. Kavmin seni çikaracagi günlerde hayatta bulunsaydim.” dedi ve Rasulullahin mübarek baslarindan öptü.
Ilk vahiyden sonra vahiy belli bir süre kesintiye ugradi. Bu sessizlik döneminden sonra onu temin edici bir vahiy geldi. (Duha Suresi 1-11)

Hz Muhammed (S.A.V) en yakin ve sevgili buldugu kisilere Melek ve Vahiy hakkinda gördüklerini anlatmaya basladi.Bir gün Cebrail ona geldi ve topuguyla çimenlige vurdu. Oradan hemen su fiskirmaya basladi.Namazdan önce nasil temizlenecegini peygambere gösterdi ve abdest aldi. Peygamber onu taklit ettive namazi nasil kilacagini, kiyam, rüku, sücud ve tesehhüd mikteri oturmanin nasil yapilacagini ögretti ve namaz vakitlerini ögretti. Peygamber evine dönünce ögrendiklerini Hatice’ye de ögretti ve birlikte namaz kildilar.
Din artik abdest ve namaz esalari üzerine kurulmustu.Hatice’den sonra bu esalari ilk uygulayanlar Ali, Zeyd, Ebu Bekir idi.

Henüz Islam’a açik bir çagri yapilmamisti, fakat gün geçtikçe mü’minler grubuna kadin-erkek bir çok genç katiliyordu. Peygamberin kuzenleri de dahil bir çok akrabasi yeni dine girmelerine ragmen amcalarindan hiçbiri onun pesinden gelmeye yatkin görünmüyordu. Ebu Talib, Hamza ve Abbas Peygamberi kisisel olarak sevdikleri halde, Ebu Leheb açikça yegeninin sapik oldugunu söylüyordu.
(Öncelikle) en yakin hisimlarini(asiretini) uyarip korkut.”(Suara :214) ayetinden sonra Peygamber(sav),Ali!yi çagirip Abdulmuttalib ogullarini bir araya toplamasini, onlara yemek verecegini söyledi. Hasim Kabilesi gelince 1 koyun budu ve bir masrapa süt bütün kabileyi doyurmaya yetti.

Islâm’in ilk günlerinde, müslümanlar sik sik Mekke’nin disina gider ve topluca namaz kilarlardi. Bir gün birkaç putperest,onlar namaz kilarken alay edince Zühre Kabilesinden Sa’d kafirlerden birini yaraladi. Bu Islam’ da ilk kan dökülmesi oldu. Fakat Peygamber Efendimize sik sik gelen vahiylerde sabrin tavsiye edilmesini dikkate alarak o günden sonra siddetten kaçinmaya karar verdiler. “Onlarin demelerine karsi sen sabret ve onlardan güzel kopma(düsünce ve eylem bakimindan köklü bir tutum )ile kopup ayril” ve “Sen simdi o küfretmekte olanlara mühlet ver, kendilerine az bir süre tani”(Müzemmil:10-11)
Kureys’ten bir grup Ebu Talib’e gelip yegenini engellemesini, yoksa savas  çikaracaklarini söylediler. O da yegenine haber göndererek kendini korumasini istedi. Kureysin korkusu o sene hacca gelecek olanlarin Muhammed (sav) ve taraftarlarinin putlari horgördügünü farkedip, bir daha Mekke’ye gelmemeleri ve bunun sonucu olarak da hem ticaret hem de Mescit koruyucularinin seref ve haysiyetinin kötü duruma sokulacak olmasiydi
Kureys bu durumu önlemek için çesitli yöntemler aradi.Mekke’ye gelen Arap’lara, Muhammed’ in (sav) araplari temsil etmedigi anlatilmaliydi. Bunun yanisira baska seyler söylemek gerekliydi.Önce mecnun (deli) veya sair demeyi düsündüler, fakat daha sonra büyücü demek konusunda hemfikir oldular. Çünkü biliyorlardi ki Muhammed insan kazanmak konusunda çok basariliydi.
Planlarini titiz bir sekilde uygulamalarina ragmen, nasibi olanlarin Islam’a girmesine engel olamadilar. Mekke’ye gelen hacilar,kendilerine düsmanlarindan farkli bir hikaye anlatan Peygamber (sav) taraftarlariyla karsilastilar ve her biri yaratilisinin geregi olarak iman etti.Arabistan’in her yerinde, özellikle de Yesrib’de yaygin olarak yeni dinden bahsedilmeye baslandi.

Evs ve Hazreç kabileleri kendileriyle birlikte Yesrib’de yasayan bazi yahudi kabileleriyle müttefiktiler. Fakat çogunlukla aralari kötü idi.Çünkü tek tanrici yahudiler, Allah’in seçilmis kullari olarak, çok tanrili Arap’lara güçlerinden dolayi saygi duymalarina ragmen kisaknçlik besliyorlardi. Yahudi alimleri ve kahinler,peygamberin nereye gelecegini soranlara Yemen tarafini isaret ederlerdi. Yesribliler Mekke’de bir peygamber gelecegini duyunca dikkat kesildiler, çünkü zaten akide olarak tek tanrici akideye asina idiler. Yahudiler, onlarla iyi geçindikleri zamanlarda, Tanri’nin biriligini ve insanin esas amacinin ne oldugunu anlatirlar ve bu konuyu birlikte tartisirlardi.
Yahudiler peygamber gelecegine inaniyor; fakat “Allah nasil olur da seçilmis olmayan bir milletten birini peygamber olarak gönderir.”diye inanmiyorlardi.Bunun yaniisra Hazreçliler, simdi bir peygamber oldugunu iddia eden ve daha önce çocukken annesiyle, sonralari da Suriye’ye giderken birçok kez ugramis Yesrib’e ugramisolan bu adamla aralarinda güçlü kan bagi oldugunun farkindaydilar.Hacilar ve Mekke’yi ziyaret edenlerin getirdigi haberlerle desteklenen tüm bu faktörler, vadi halkinin üzerinde etkisini göstermeye basladi.
Evs ve Hazreç Kabileleri arasinda; -2 kisi arasindaki bir çatismadan dolayi- savas baslamisti ve bu baslica sorun haline gelmisti.Bu nedenle Evs’in ileri gelenleri, Mekke’ye,Kureyslilerden Hazreç’e karsi yardim istemek üzere bir delege göndermeye karar verdiler. Delegeler,Kureys’ten cevap beklerken Peygamber(sav) yanlarina geldi; o da görevinden ve teblig etmekle yükümlü oldugu dinden bahsetti,Kur’an’dan bir bölüm okudu.Muaz oglu Ilyas ona inandi.Bu nedenle o,Islam’a giren ilk Yesrib’li sayilabilir.

Mekke’deki Mü’minlerin sayindaki artis,beraberinde kafirlerin düsmanligini da arttirdi. Islam’in en kötü düsmanlarindan biri, ailesi ve arkadaslari arasinda Ebu’l Hakem diye anilan,mü’minlerinse adini Ebu Cehil(cehaletin babasi ) koyduklari Mahzum kabilesinden Amr idi. O zaman Mahzumilerin basinda bulunan Velid’in de yegeni oluyordu ve onun yerine geçeceginden emindi. Peygamberi kötülemek için çalisanlarin en usanmazi ve onu büyücü diye adlandiranlarin en bagirgani idi. Çaresiz Mü’minlere karsi acimasizlikta çok asiri idi ve diger kabileleri de buna tesvik ediyordu.
Bir gün Peygamberimizi (sav) Mescid’in disindaki Safa kapisi yakininda otururken gördü. Karsisina geçerek agzina gelen bütün küfürleri söyledi. Peygamber(sav) ona sadece bakti, hiçbirsey söylemedi. Ebu Cehil Kureyslilerin yanina döndü. O sirada avdan dönen Hamza karsidan gözüktü. Onun yaklastigini görünce, Safa kapisina yakin olan evinden bir kadin çikti ve onu durdurdu. Peygambere bagli olan bu kadin,  Ebu Cehil’in Peygambere(sav) küfürlerini duymus ve sinirlenmisti. Hamza’ya; Ebu Cehil’in yegenine küfür ve hakaret ettigini, onun da karsiliginda hiçbirsey söylemedigini anlatti. Kabe’ yi isaret ederek Ebu Cehil’in orada oldugunu belirtti.Hamza yumusak huylu bir insandi,bununla birlikte Kureys’in en cesuru idi,kizdirildiginda ise en sert adami olurdu. Su anda güçlü yapisi kizginliktan sarsiliyordu. Kabe’ye giren Hamza, Ebu Cehil’in yanina giderek yayi tüm gücüyle arkasina indirdi. “Ben de onun dinindenim, onun iddia ettiklerinin hepsini onayliyorum. Eger karsi çikmaya gücün varsa bana karsi çik.” Ebu Cehil kendisine yardim etmek isteyenleri durdurarak söyle dedi: “Birakin, Ebu Umare istedigini yapsin, çünkü Tanri’ya andolsun ki onun yegenine çirkince küfrettim.”

Hamza’nin müslüman olusundan sonra Kureys artik Peygamber’e, Hamza’nin koruyacagini düsünerek, direkt saldirilarda bulunamiyorlardi. Bunun için Muhammed (s.a.v.)’e teklif götürmeye karar verdiler. O’na  “Sen, bildigin gibi kabilenin soylularindansin ve senin soyun sana serefli bir konum sagliyor. Fakat sen halkina ciddi ve tehlikeli bir mesele getirdin, bununla onlarin toplulugunu birbirinden ayiriyor, onlarin yasam tarzinin saçma oldugunu söylüyor, dinlerini ve tanrilarini küçümsüyorsun ve onlarin atalarina kafir diyorsun. Eger istedigin zenginlikse, mallarimizi birlestirir seni aramizda en zengin kimse yapariz.. Eger istedigin serefse, seni liderimiz yapariz ve senin sözünden hiç çikmayiz. Ve eger kral olmak istiyorsan seni kral yeperiz. Eger sana musallat olan cinden ve hastaliktan kurtulamiyorsan sana bir hekim buluruz ve iyilesene dek senin için tüm servetimizi harcariz. Peygamber (s.a.v.), ayetlerle etkileyici bir cevap verdikten sonra okumasini su sözlerle bitirdi:
“Gece, gündüz, günes ve ay O’nun ayetlerindendir. Siz günese de, aya da secde etmeyin. Allah’a secde edin ki, bunlari kendisi yaratmistir. Eger O’na ibadet edecekseniz.”
Onlarin tek cevabi daha önce kaldiklari yerden devam etmeleriydi. Eger onlarin tekliflerini kabul etmiyorsa, Allah’in elçisi olduguni ispatlayacak birseyler göstermeliydi, o zaman mesele hallolurdu. “Rabbinden çevremizdeki daglari kaldirmasini, topragi dümdüz yapmasini ve ülkemizdeki daglari kaldirmasini, topragi dümdüz yapmasini ve ülkemizden Suriye ve Irak gibi nehirler akitmasini iste… Veya bizin için bunlari istemeyeceksen kendin için bir seyler iste. Allah’tan senin sözlerini dogrulayip bizimkileri yalanlayacak bir melek indirmesini iste… ki senin Allah katinda ne kadar degerli olduguni görelim.” Peygamber onlara su cevabi verdi: “Ben Allah’tan böyle seyler isteyecek degilim, çünkü O beni uyarmam ve müjdelemem için gönderdi.” Onu dinlemeyi reddederek söyle dediler: ” O zaman gökyüzünü parça parça üzerimize indir.” Bunu su ayete karsi söylüyorlardi: “Eger biz dilersek onlari yerin dibine geçirir, ya da gökten üzerlerine parçalar düsürürüz.” “Karar verecek olan Allah’tir, dilerse yapar” diye cevap verdi Peygamber (s.a.v.).

Peygambere tabi olanlar sürekli artiyordu. Fakat bunlarin hemen hepsi ya köle ya azatli ya da Mekke disindaki Kureyslilerden olusuyordu. Abdurrahman, Hamza ve Erkam istisna hepsi zayif idiler, bunlar da liderlik vasfindan uzaktilar. Bu nedenle Peygamber (sav), içinde amcasi Ebu Talib’in de bulundugu Kureys liderlerinden hiç olmazsa birkaçini kazanmak istiyordu. Eger Ebu Cehil’in amcasi Velid’in destegini kazanirsa, davetini daha kolay yapabilecekti. Bir Gün Peygamber (sav) Velid’le sohbete dalmisken, Islam’a henüz girmis kör bir adam yanlarindan geçti; Peygamberin (sav) sesini duyunca kendisine Kur’an’dan bir parça okumasini rica etti. O da biraz sabirli olmasini istedi. Adam israr edince Peygamber (sav) hiddetlendi ve ondan yüzünü çevirdi. Sohbeti yarim kalmisti. Fakat bunun bir kaybi yoktu, çünkü Velid mesaja tamamen kapaliydi.
O anda vahiy geldi.“Surat asti ve yüz çevirdi;kendisine o kör geldi diye.”
Kisa süre sonra Velid “Ben Kureys’in en üstünü oldugum halde bana gelmiyor da Muhammed’e mi vahiy geliyor?” diyerek kendini begenmisligini ortaya koyuyordu. Ebu Cehil de ondan geri kalmiyordu: “Biz, Abdu Menaf ogullari ile aramizda seref konusunda yaris ederiz.Simdi onlar ‘ Bizim adamlarimizdan biri Peygamber’dir. Ona gökten vahiy geliyor.’ diyorlar. Biz onun bir esini ne zaman elde edecegiz.Tanri’ya andolsun ki biz ona inanmayacagiz.” diyordu.
Digerleri de Ebu Cehil kadar olmasa da ayni seyi düsünüyorlardi.Hepsi de degisik derecelerde vahyin diline ve üslûbuna duyarliydilar.Fakat anlamina gelince babalarinin hiçbirsey kazanmadigini ve onlarin tüm çabalarinin bosa gittigini vurgulayan âyetlere gönüllerini kapatmislardi: “Bu dünya hayati, yalnizca bir oyun ve (eglence türünden) ‘tutkulu bir oyalanmadir.’Gerçekte ahiret yurdu ise, asil hayt odur.Bir bilselerdi.”(Ankebut:34).

Elbette gençlerin ve zayiflarin hepsi ilahi daveti hemen kabul etmemisti; fakat hiç olmazsa küçük yasamlarini bir klarnetin notalari gibi bölen davet ve vaazlarin önem ve siddetine karsi kulaklarini tikamalarina neden olacak kendini begenmislikleri yoktu.Osman’in çölde duydugu:”Ey uykudakiler, uyanin” sesi vahyin kendisiydi.ve daveti kabul edenler uykudan uyanmislardi.
Kafirlerin tutumu su sözlerle ifade edilebilir:“Bu dünya hayatimizdan baskasi yoktur.Ve bizler diriltilecek de degiliz.”(en’am:29)Bu sözlere ilahi cevap da suydu:”Biz gögü, yeri ve ikisi ikisi arasindakileri oyun olsun diye yaratmadik.”(Enbiya:16;Duhan:38) “Bizim bos bir amaç ugruna yarattigimizi ve sizin gerçekten bize döndürülüp getirilmeyeceginizi mi sanmistiniz?”(Mü’minûn:115)Bu ayetlerse henüz küfrün yerlesmedigi kimselerde etkisini gösteriyorduve bunda emirleri getiren elçinin etkisi çok büyüktü.
“Süphesiz:’Bizim Rabbimiz Allah’tir.’deyip dosdogru bir istikamet tutturanlar (yok mu) onlarin üzerlerine melekler iner (ve der ki):’Korkmayin ve hüzne kapilmayin,size vadolunan cennetle sevinin.Biz dünya hayatinda da ahirette de sizin velileriniziz..Orda nefislerinizin arzuladigi hersey sizindir ve istemekte oldugunuz hersey de sizindir.Çok bagislayan, çok esirgeyen (Allah)’tan bir agirlanma olarak”(Fussilet:30-32)
Benzer bir ayet:
“Bu mu daha hayirli, yoksa takva sahiplerine vadedilen cennet mi? Ki onlar için bir mükafat ve son duraktir.Içinde ebedi kalicilar olarak, orada her istedikleri onlarindir, bu rabbinin üzerinde istenen bir va’didir.”(Furkan:15-16)
Gerçek Mü’minler “Bizimle Karsilasmayi umanlar”diye tanimlanmistir.Oysa kâfirler:“Bizimle karsilasmayi ummayanlar,dünya hayatina razi olanlar ve bununla tatmin olanlar ve bizim ayetlerimizden habersiz(gafil) olanlar.”dir. Mü’min’in tutumu, her konuda kafirinkinin aksi olmalidir. Hakk’a uyanik olmak sadece ümitlerin bu dünyadan Ahirete çevrilmesi degil, Dünyada her tarafa serpilmis olan ayetlerden ders almasidir:
“Gökte burçlari kilan, onlariniçinde bir aydinlik ve nurlu bir ay vareden (Allah) ne yücedir.O gece ile gündüzü birbiri ardinca kilandir;ögüt alip düsünmek ya da sükretmek isteyenler için.”(Furkan:61-62)
Kureys liderleri küstahça peygamberlerden bu ayetleri (isaret ve mucizeleri) göstermesini istediler.Gökten onu destekleyen bir melegin gelmesini veya onun göge yükselmesini istiyorlardi. Ve bir gün dolunayin aydinlattigi bir gecede, bir grup kâfir gelerek, eger gerçekten Allah’in Resûlü ise Ay’i ikiye bölmesini istediler. Mü’min ve kararsizlari da  içeren büyük topluluk, Ay’i ikiye ayrilmis görünce büyük bir saskinlik yasadilar. Peygamber(sav) “Iste sahit olun.” dedi. Bu mucizeyi asil isteyenler inkar ettiler ve bunun büyü oldugunu söylediler. Diger taraftan inananlar sevindi, kararsizlarin bazilari iman etti, bazilari da imana yaklasti.
“Kendileri bakmiyorlar mi o deveye, nasil yaratildi? Göge nasil yükseltildi? Daglara; nasil oturtulup-kuruldu? Yere; nasil yayilip dösendi?”(Gasiye:17-20)
Inananlardan beklenen korku ve ümidin her ikisi de Allah’a götüren davranislardir. Allah’a sükrün belirtisi olarak söylenen “Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’adir.” sözü ayni zamanda korku da tasir. “Rahman ve Rahim olan Allah’in adiyla” sözü insani ümitle ayni yöne yöneltir. Bu, en belirgin sekilde Fatiha sûresinde yer almistir : “Hamd, alemlerin Rabbi, Rahman, Rahim ve din gününün maliki olan Allah’adir.Biz yalnizca sana ibadet eder ve yalnizca Senden yardim dileriz.Bizi dosdogru yola ilet, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazaba ugrayanlarin ve sapiklarinkine degil…” Kur’an’in son sürelerinden Ihlas suresi de Islam ögretisinin en güzel ve tam ifadesini yazan bir sûredir.
“De ki: O Allah birdir. Allah Samed’dir. O dogurmamis ve dogrulmamistir.Ve hiç birsey O’nun dengi degildir.”(Ihlas Sûresi)

Kafirlerin siki sik öne sürdügü seylerden biri de, eger Allah gerçekten vahiy gönderdiyse bir melek göndermeliydi fikri idi. Buna karsi Kur’an’in cevabi suydu:
“Eger yeryüzünde (insan degil de) tatmin bulmus yürüyen melekler olsaydi, biz de onlara göklerden elçi olarak elbette melek gönderirdik.”(Isra:95)
Cebrail’in zaman zaman yeryüzüne inmesi onu Kur’anî anlamda elçi yapmiyordu. Elçi olabilmek için, mesaj getirilen insanlar arasinda yeryüzüne yerlesmek gerekliydi. Kur’an söyle diyordu:
“Bize kavusmayi ummayanlar dediler ki: ‘Bize meleklerin indirilmesi ya da Rabbimizi bir görmemiz gerekmez miydi? ‘Andolsun onlar kendi nefislerinde büyüklüge kapildilar ve büyük bir azginlikla bas kaldirdilar. Melekleri görecekleri gün, suçlu günahkârlara bir müjde yoktur. Ve ogün (melekler onlara) derler ki:'(Size sevinçli haber) yasaktir,yasak.’ “(Furkan:21-22)
Bu yasaklama, onlarin dünya ile ahiret arasina bir perde çekilmesi için yalvarmalarina, ama kibir içinde yalvarmalarina karsiliktir. Sema ile direkt baglantiya geçildiginde ve dünya yerle bir olup zaman ve mekan anlamsizlastiginda ebedi son gelmis olacaktir. “Insanlarin, her yana dagilmis ‘pervaneler gibi olacaklari gün ve daglarin da etrafa saçilmis’ renkli yünler gibi olacaklari gün”   ve çocuklarin saçlarini agartan gün.”, “Gerçekten Rabb’inin katinda bir gün, sizin saymakta olduklarinizdan bin yil gibidir.”
Kiyameti beklemek, muhakemeyi beklemektir. Kur’an, dogruyu yanlistan ayiran bir vahiy kitabidir. Çünkü vahiy ezeli ebedi olanin fani iolanda görünmesidir.ve bu nihai muhakemeye öncülük eder. Bu muhakeme  sonucunda Cennet’le Cehennem açikça görülür. Iyilik ve kötülügün izleri artik ortaya çikmistir. Peygamberin(sav) dogru yola çagirmasi kendisine karsi koyanlarin sapikligini tespit ettigi gibi, kendisine tabi olanlari da mükemmellik derecesine ulastirir.
Bu konuda birçok ayet indirilmistir:
“Andolsun, biz bu Kur’an’da çesitli açiklamalar yaptik, ögüt alisverisi düsünsünler diye.Oysa bu, onlarin daha da uzklasmalarindan baskasini getirmiyor.”(Isra:41)
“Biz onlari korkutmayiz.Fakat (bu) onlarda büyük bir azginliktan baska birsey artirmiyor.”(Isra:60)

Kureysliler toplandikleri her seferde, kendilerince en büyük problem telakki ettikleri konu hakkinda mutlaka konusurlardi.Bu defa da Yesrib’deki Yahudi Alimlerine danismaya karar verdiler.”Onlara Muhammed’den bahsedin , onu tarif edin ve söylediklerini iletin ;Çünkü onlar ilk kutsal kitaba inaniyorlar ve mutlaka peygamberler hakkinda bilgileri vardir, bizim se hiçbir bilgimiz yok” dediler.Yahudi alimleri su cevabi verdi”Ona bizim söyleyecegimiz 3 soru sorun.Eger bunlara cevap verebilirse, o Allah’in peygamberidir, fakat cevap veremezse yalanci ve sahtekârdir  .Ona eski günlerde ülkesini terk eden genç adamlari, onlara ne oldugunu ve ilginç hayat hikayelerini sorun. Yeryüzünün ötesine, dogusuna ve batisina ulasan uzak yollarin yolcusundan haber vermesini isteyin.Bir de Ruh’u, onun ne oldugunu sorun.Eger size bunlari söylerse ona uyun, çünkü o bir peygamberdir.”
Elçiler gelince Kureys liderleri bu 3 soruyu sordu. Peygamber(sav) de “Yarin size bunlarin cevabini verecegim.” dedi, fakat “Insaalah” demeyi unuttu. Ertesi gün Kureysliler cevap için geldiginde onlari geri gönderdi. O günden itibaren onbes gün boyunca hiçbir vahiy gelmedi.Cebrail de hiç yanina ugramadi. Mekkeliler onunla alay ettiler, o ise bu sözler için bekledigi yardimi alamadigi için üzülüyordu. En sonunda Cebrail, onu teselli eden ve 3 soruya da cevap veren vahyi getirdi. Bu uzun bekleyisin sebebi su ayetlerle açiklaniyordu: “Hiç bir sey hakkinda ‘Ben bunu yarin mutlaka yapacagim.’ deme.Ancak: ‘Allah dilerse'(yapacagim de).”
Vahyin bu gecikisi peygamberi üzmesine ragmen mü’minlere güç kazandirmistir. Her ne kadar kâfirler bu gecikmeden sonuç çikarmayi reddettilerse de, kafalarinda süphe olan birçok Kureys’li için bu, vahyin Peygamber tarafindan uydurulmadigina, bilakis Allah’tan geldigine delil idi. Eger Muhammed (sav) daha önceki vahiyleri uydurdu ise, bu alay edilme ve üzüntüye ragmen bu kez vahyi geciktirmesi anlamsiz degil miydi?
Inananlar herzaman oldugu gibi vahyin kendisinden güç aliyorlardi. Kureysliler, eski günlerde ülkesini terkeden gençlerin hikayesini sorduklarinda _bu hikâyeyi o zamana kadar Mekke’de hiç kimse duymamisti_bu hikayenin o anki durumlariyla ilgili oldugunu, inananlarin yüceligini ve inanmayanlarin kötülügünü anlattigini bilmiyorlardi. Efes’li uyuyanlarin hikayesi söyle anlatilir : Milattan sonra III.yy.in ortalarinda halki putperestlige sapmis olan bir grup genç Allah’a imani muhafaza ediyorlardi, halk da onlari bu yüzden cezalandiriyordu. Bu eziyetlerden kaçmak için bir magazaya sigindilar ve orada 300 yil kadar uyudular.
Yahudilerin o zamana dek bildiklerinden baska Kur’an-i Kerim’deki kissa hiçbir insanin görmedigi ayrintilardan da bahseder.Örnegin, uyuyanlarin uyandiktan sonra yüzyillar boyu uyuduklarini nasil farkettiklerini ve köpeklerin ön ayaklarini kapinin esigine nasil uzatarak yattigini anlatir.
Ikinci soruya gelince, bu büyük yolcu Zü’l-Karneyn’dir. Vahiy onun doguya ve batiya yaptigi yolculugu anlatir ve sorulandan fazlasina cevap vererek 3.yolculuktan bahseder. Zü’l-Karneyn iki dagin arasinda yasayan bir topluluga rastlar ve o topluluk Zü’l-Karneyn’e kendilerini Yecüc, Mecüc ve cinlerden koruyacak bir duvar yapmasi için yalvarirlar.Allah da ona cinleri ve kötü ruhlari bir yere toplama gücü verir. O belirli günde, bu kötü ruhlar yeryüzünde büyük karisikliklara sebep olacaklardir. Onlarin ortaya çikisi, Kiyamet saatinden önce olacaktir ve vaktin yaklastigini gösteren isaretlerden biri olacaktir.
Üçüncü soruya cevap olarak Vahiy, insanin aklî kapasitesinin ruhu kavarmaya yetmeyecegini söyler: “Sana ruhtan sorarlar, de ki:‘Ruh, Rabbimin emrindedir, size ilimden yalnizca az birsey verilmistir.’ “(Isra:85)
Yahudiler, Peygamberin(sav) sorulara verdigi cevaplari ilgiyle karsiladilar ve son cümledeki “ilmden az verilmistir” ibaresinin yahudileri mi yoksa Araplari mi kasdettigini sordular.Peygamber:”Her ikisini de” cevabini verince kendilerinin her türlü konuda bilgi sahibi oldugunu söyleyerek karsi çiktilar.Çünkü onlar ,Kur’n’in da tasdik ettigi gibi herseyi ayri ayri açiklayan(En’am:154) bir kitap olan Tevrat’i okuyorlardi.Peygamber onlara söyle dedi: “Sizin bildikleriniz Allah’in ilmi yaninda çok azdir.Fakat yine de eger uygulasaniz bildikleriniz size yeter.”Bundan sonra su ayet nazil oldu:”Eger yeryüzündeki agaçlarin tümü kalem ve deniz de -onun ardina yedi deniz eklenerek -(mürekkep) olsa, yine de Allah’in kelimeleri yazmakla tükenmez.”(Lokman:27)
Kureys liderleri yahudi alimlerini sözüne uymadilar,Yahudi alimleri de tüm sorulara cevap vermesine ragmen onu kabul etmediler.Fakat bu cevaplar baskalarinin Islâm’i kabûl etmesine neden oldu.Peygamberin taraftarlari arttikça düsmanlari yasam tarzlarinin tehlikeye girdigini daha çok anliyor ve kabilelerindeki müslümanlara iskenceler yapiyor, onlari dövüyor, aç ve susuz birakiyorlardi.
Iskence yapanlarin en acimasizi Ebû Cehîl’di Eger yeni dine giren kisinin kendisini koruyacak güçte bir ailesi varsa ona iskence edemiyor fakat hakaret ediyirdu. Zayif kimselere iskence ediyor, diger kabileleri de buna tesvik ediyordu.Kabilesindeki Yasîr,Sümeyye ve ogulleri Ammar’a (ra) inkence edilmesine ve bunun sonucunda Sümeyye’nin ölümüne o sebep oldu.Diger kabiledekiler onlar kadar dayanikli olamadilar. Içlerinden gelmese de ” Lat ve Uzza da Allah gibi sizin tanrilariniz degil mi? diye soruldugunda “Evet” diyorlardi.Bu insanlar artik Islâm’i açikça yasayamiyorlar, çogu gizli olarak bile yasayamiyordu. Peygamber(sav),kendisi iskenceden kurtulabildigi halde, diger mü’minlerin sürekli iskence çektiklerini görünce onlara söyle dedi:”Eger Habesistan’a giderseniz, orada hiç kimseye haksizlik adaletsizlik yapmayan bir kral bulacaksiniz.Orada dine simsiki bagli bir yasam vardir.Allah size çektiklerinizden bir kurtulus yolu gösterene dek orada kalan kalin.”Bunun üzerinebir grup mü’min Habesistan’a gitmek üzere yola koyuldu. Bu, Islâm’daki ilk hicret idi.

Ebû Talib’in karisi Fatimâ müslüman olmustu, Ali ve Cafer’in kizkardesleri olan Ümmü Hani (ra) de Islâm’a girmisti.Fakat kocasi Hubeyre, Allah’in birigine kapali idi. Bununla beraber peygamber her geldiginde onu iyi karsilar, namaz vaktiyse evdeki müslümanlar cemaatle namaz kilarlardi. Böyle günlerin birinde Peygamber (sav), namazini kildiktan sonra Ümmü Hani ‘nin teklifini kabul ederek geceyi onlarda geçirdi, fakat uyuduktan kisa bir süre sonra kalkarak Mescid-i Haram’a gitti.Çünkü geceyi orada geçirmeyi severdi. Oradayken uyku bastirdi ve uyudu: ” Cebrail geldi ve beni ayagiyla dürterek uyandirdi. Bundan sonra, beni kolumdan tutup kaldirdi, birlikte Mescid’in kapisindan çiktik. Orada esekle katir arasi beyaz bir binek vardi. Iki yaninda bacaklarini oynattigi yerde kanatlari vardi ve her adimi gözün görebilecegi uzakliga variyordu.”
Daha sonra Peygamber (sav), Burak adli binege Cebrail’le nasil bindigini, Cebrail’in göge yükselirken binegin hizini, yönünü nasil ayarladigini, kuzeye, Yesrib ve Hayber’in ötesine gidip Kudüs’e vardiklarini anlatti. Orada bir grup peygamberle – Ibrahim, Musa, Isa ve digerleri – karsilastilar. Mescidde namaz kilarken bütün peygamberler onun arkasinda namaz kildilar. Daha sonra önüne iki fiçi kondu. Biri süt, biri sarap doluydu. Peygamber (sav) süt dolu fiçidan aldi ve sarap fiçisina hiç dokunmadi. Cebrail söyle dedi:” Sen dogru yola yöneltildin, sen de halkini o yöne yönelttin ve sarap sana yasaklandi.”
Daha sonra bu dünyadan semaya yükseltildi. Kudüs topraginin ortasindaki bir tasin üstünden Burak’a tekrar binerek yedi kat göge yükseldi. Her sema katinda Peygamberlerden biriyle görüstü. Onlari dünyevi olarak degil, semavi olarak görüyordu. Sonra Cennet ve Cehennemi gördü. Cennetteki bahçeleri söyle anlatir: ” Yay büyüklügündeki bir cennet parçasi, günesin dogup battigi tüm alandan daha iyidir. Eger Cennet kadinlarindan biri yeryüzünün insanlarina görünse, gökle yer arasindaki bütün alani isik ve güzel koku doldurur.” Kendi manevi varligi hakkinda söyle demistir: “Adem henüz su ile çamur arasi bir seyken ben peygamberdim.”
Göge yükselisinin zirvesi Sidret’ül Münteha idi.Bir tefsirde sunlar geçer:“Sidr kökünün kökü Taht’tadir ve bu agaç peygamber olsun, Cebrail olsun herkesin bilme noktasinin sinirini belirler. Onun ötesi Allah’tan baska herkese gizlidir.” Evrenin bu kisminda Cebrail (as) Muhammed (sav) ‘e asil sekliyle, yaratildigi gibi göründü. Daha sonra âyette geçtigi gibi: “Sidre’yi örten örtmekte iken, göz kayip sasmadi ve (siniri) tasmadi. Andolsun, O, Rabbi’nin en büyük âyetlerinden olanini gördü..”
Sidr Agacinda Peygamber ümmetine elli vakit namaz  farz kilindi. Söyle anlatir:”Dönüsümde Musa’nin  – o size ne iyi bir dosttu! – yanindan geçerken bana:’Sana kaç rekat namaz farz oldu? diye sordu.Ben elli vakit oldugunu söyleyince, Hz.Musa: ‘Namaz agir bir ibadettir. Rabbine söyle, ve bunu hafifletmesini iste.’dedi. Bunun üzerin egeri döndüm.Allah on vakit indirdi ve geri gönderdi.Fakat Hz.Musa yine çok buldu ve geri dönmemi söyledi. Her seferinde beni geri gönderiyordu.Sonunda bes vakit namaz farz kilindi. Musa (as) yine ayni seyleri söylüyordu. Ben: ‘ Rabbime gittim ve utanana dek azaltmasini istedim; artik geri dönemem.’ dedim.Ihlas ile kilinacak her namaz on kati sevap kazandirir.”
Peygamber (sav) ve Cebrail (asv) , Kudüs’teki otasin yanina indikten sonra geldikleri yoldan, güneyden gelen kervanlari görerek Mekke’ye döndüler. Kâ’be’ye vardiklarinda hâlâ geceydi. Peygamber oradan Yine Ümmü Hani’nin evine gitti. Sabah olunca namaz kildilar. Sonra Peygamber ona : ” Sizinle aksam namazini kildim. Daha sonra Kudüs’e gittim ve orada namaz kildim. Simdi de gördügün gibi namazi birilikte kildik.” dedi.Ümmü Hani ona: “Bunu baskalarina söyleme, çünkü onlar sana yalanci der ve seninle alay ederler.” O ise :”Allah’a yemin ederim ki söyleyecegim.” dedi.
Ertesi gün Peygamber bu olayi anlatinca müsrikler inanmadilar. “Ona deli demek için delil bulduk.” dediler. Çünkü hepsi Kudüs’e gidip gelmenin bir ay sürecegini biliyorlardi. Sonra bir grup Hz.Ebu Bekir’e gittiler. “Simdi bakalim arkadasin hakkinda ne düsüneceksin? O bize dün Kudüse gidip oarada namaz kildigini söylüyor.” dediler.Ebu Bekir: “Eger o söylediyse dogrudur. Bunda sasilacak ne var.” dedi. Ve onun yanina giderek herkesin içinde onu tasdik etti. Bazi kararsizlar dönmek üzereydiler, Peygamber, Mekke’ye dönerken yolda gördügü kervanlari anlatiyor, O kervanin kaç gün sonra ve ne sekilde gelebileceklerini söylüyordu. Kervanlar Resulallah’in tarif ettigi sekilde gelince gerçekler ortaya çikmis oldu.

Peygamber (sav), Mekke’deki müslümanlari Yesrib (Medine)’e hicret etmeye tesvik ediyordu. Ikinci Akabe Biatindan sonra Kureysli müslümanlar yavas yavas hicret etmeye basladilar. Ebu Bekir ve Ali disinda tüm müslümanlar hicret edince, Ebu Bekir (ra), Peygamber (sav)’den hicret etmek için izin istedi. Peygamber (sav) ona: “Acele etme, belki Allah sana bir arkadas verir” dedi. Ebu Bekir (ra), Peygamber (sav)’i beklemesi gerektigini anladi.
Kureysliler müslümanlari, göçten men etmek, için ellerinden geleni yapiyorlardi.Gidecegini haber aldiklari mü’minleri iskence ile dinden döndürmeye çalisiyorlardi.Bu sekilde Hisam ve Ayyas, yalan söylenerek yollarindan çevrildiler, ve iskence ile Islam’dan döndüklerini açikladilar. Kisa zaman sonra bunun affedilmeyecek bir suç oldugunu anladilar. Fakat bir süre sonra su ayet nazil oldu:“De ki:Ey aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü tasiran kullari, Allah’in rahmetinden ümit kesmeyin. Süphesiz Allah bütün günahlari bagislar. Çünkü O, bagislayandir, esirgeyendir. Azab size gelip çatmadan evvel, Rabbinize yönelip- dönün ve ona teslim olun. Sonra size yardim da edilmez.”(Zümer:53-54)
Hisam bu ayetleri okudu ve Ayyas’a gösterdi. Ikisi de Islam’a girdiler ve kaçmak için bir firsat beklemeye basladilar.

Kureys bos durmuyordu.Sik sik toplanarak bu tehlikeden kurtulmak için planlar yapiyorlardi. En son Ebu Cehil’in fikriyle her kabileden güçlü, güvenilir, silahli bir genç seçilecek ve hep birlikte, ayni anda Muhammed (sav) ‘e saldirip O’nu öldüreceklerdi. Böylece Beni Hisam, bütün Kureys kabileleri ile ugrasamayacak, Kureys de onlarin öne sürdügü diyeti ödeyecekti.
Peygamber (sav), Ebu Bekir’in yanina giderek, Yesrib’ e hicret etmeleri için izin çiktigini ve birlikte gideceklerini söyledi. Sonra da Hz.Ali’yi kendi yerine birakarak Yasin suresini okumakta iken disari çikti. Kapi önünde bekleyen müsrikler, O’nu  göremediler, yanlarindan geçip gitti. Sabaha kadar beklediler, Peygamber (sav) yerine Ali’yi gördüler ve O’ndan bir iz bulamayarak kabilelerine geri döndüler
Peygamber(sav) ile Ebu Bekir geride Ali’yi birakarak Medine’ye dogru yola koyulmuslardi. Mekke’li müsrikler durumun sonradan farkina varabildiler ve iki güzel insanin pesine köpekler gibi düstüler. En son bir magaranin yanina geldiklerinde peslerindekiler iyice yaklasmisti. “Üçüncüleri Allah olan iki kisi” magaranin içinde, adamlar magaranin disindaydi. Adamlarin hepsi de kararli bir sekilde içeriye girmeye gerek olmadigini, çünkü orada kimsenin bulunamayacagini söylediler. Daha sonra geldikleri yoldan geri döndüler.Peygamber ve Ebu Bekir, kalkip baktiklarinda gördüler ki, magaranin önünde, sabah orada olmayan bir akasya agaci var ve tüm magara agzini  bir örümcek ag örerek kapatmisti.Yine girisin çukurunda bir güvercin yuva yapmis ve yumurtasi üzerinde oturmaktaydi.
Amr onlari Yesrib’e kadar götürecek henüz müslüman olmamis, fakat sözüne güvenilir bir rehber getirdi. Bu adam onlari Yesrib’e sadece gerçek bir çöl adaminin bilebilecegi yollardan götürecekti.
Günlerce önce, Mekke’de Peygamber (sav)’nin kayboldugu ve onu bulana 100 deve ödül verilecegi haberi vahaya ulasmisti. Kuba’lilar her sabah yanlarinda baskalarini da götürerek yola çikiyor ve O’nu ariyorlardi. Gelis zamani gecikmisti. Nihayet o gün geldi. O’nun geldigini ilk gören bir yahudi idi. Komsularindan nasil biri oldugunu ögrenmis ve onu hemen tanimisti. Yahudi bagirarak onlarin geldigini söyledi. Bu çagriyi duyan kadin ve erkekler evlerinden firladilar ve onu selamlamaya kostular. Iki gün sonra Ali de onlara katilmisti. Karsilayanlar arasinda, Iranli bir ailenin genç yasta hristiyan olmus oglu, Selman da bulunuyordu. O da bunca senedir Peygamber (sav) ‘i beklemisti.

Peygamber, vahâya 27 Eylül MS 622, Pazartesi günü ulasti. Medine’lilerin Peygamber (sav) Kuba’ya geldigi için sabirsizlandiklari haberi geldi. Bu yüzden Peygamber (sav) Kuba’da üç gün kaldi. Ve ayrilmadan önce Islam’in ilk camisinin temeli atildi. Cuma sabahi Kuba’dan ayrildi; o ve arkadaslari, onlari bekleyen Hazreç’li Beni Salim kabilesiyle namaz kilmak için Ranuna ovasinda durdular. Bu, o zamandan itibaren yurdu olacak olan ülkede ilk kilinan Cuma namaziydi. Namazdan sonra Peygamber (sav), Ebu Bekir (ra) ve diger Kureysliler de develerine bindiler ve Medine’ye dogru yola çiktilar. Hz. Peygamberi karsilamak için bütün halk yola dökülmüstü. O’nu O’na yakisir bir sekilde coskuyla karsiladilar. Herkes O’nu evinde misafir edebilmek için birbiriyle yarisiyordu:”Buraya buyur ey Allah’in Resulü, çünkü biz sizleri koruma gücüne sahibiz.” diyorlardi.
Peygamber (sav) se, devesinin çökecegi yerde kalacagini söyledi. Kesva isimli deve, bos bir bahçeye çöktü. Peygamber orayi satin alarak, evlerini oraya yaptilar. Hz. Peygamber de sahsen bu çalismaya katildilar. Ev yapilana kadar da, Ebu Eyyub (ra) ‘in evinde misafir oldu.
Peygamber (sav) yeni aldigi bahçeye, bir cami yapilmasini istedi ve cami yapimina hemen baslandi. Bu arada Medine’li müslümanlara yardimcilar anlamina gelen Ensar, Mekke’den gelen ve diger kabilelerden olan müslümanlara da Muhacir denilmeye baslandi. O arada Medine’de yasayan yahudiler ve müslümanlar arasinda, esit statülere sahip olacaklari bir anlasma imzalandi. Fakat yahudiler için bu anlasma yalnizca polititk bir anlam tasiyordu, ve Peygamber(sav) olduguna inanmiyorlardi.
Evs ve Hazreç arasinda Islamiyet hizla yayilmaya devam ediyordu ve eskiden düsman olan bu iki kabile birlesmislerdi. Bunu çekemeyen yahudiler, sesi güzel birini bularak, onlarin savastiklari zamandan kalma siirlerini, Evs ve Hazreç kabilelerinin bir arada  bulundugu bir toplulukta okuttular.Evs’liler kendi siirlerini, Hazreçliler de kendi siirlerini alkisladilar. Sonra birbirlerine hakaret ederek, “Silahlanin, Silahlanin.” demeye basladilar. Peygamber (sav), onlara hitaben:”Ey müslümanlar! Allah, Allah! Cahiliye devrindeki gibi mi davranacaksiniz? Aranizda olmama, Allahin sizi dogru yola ulastirip sereflendirmis olmasina ragmen hâlâ bunu mu yapiyorsunuz?” dedi.Bunun üzerine aglayarak birbirleiryle kucaklastilar, Peygamber (sav) ile birlikte Medine’ye gittiler.
Zamanla Islam’in tüm emirleri ortaya çikmisti. Namaz, oruç, zekat farz kilinmis, helaller ve haramlar belirlenmisti. Fakat müslümanlarin namaza nasil çagrilacagi konusu belli degildi. Sonra Abdullah Ibn Zeyd, bir rüya gördü ve bu rüyayi Peygamber (sav) ‘e anlatti:”Üstünde iki parça kumastan yesil elbiseli bir adam yanimdan geçti, elinde bir nakus (çan) vardi. Ben ‘Ey Allah’in kulu!, o nakusu bana satarmisin?’ dedim.Ne yapacagimi sordu. ‘Onunla insanlari namaza çagiracagim.’ dedim.’sana ondan daha güzel bir yol göstereyim.’ dedi.’Allahü Ekber demelisin.’Bunu dört defa tekrarladi.Sonra da ikiser defa sehadet kelimelerini okudu.” dedi.
Bunun üzerine Peygamber (sav) :”Bu gördügün hak bir rüyadir. Bunu sesi güzel olan Bilal’ e ögret.” dedi. Bilal artik  her sabah ezani büyük bir sevkle okuyordu.
Caminin yapimi tamamlanmak üzere idi. Peygamber (sav) bu arada Aise (ra) ile evlendi.

“Kendilerine zulmedilmesi dolayisiyla, onlara karsi savas açilma (mü’minlere savasma) izni verildi. Süphesiz Allah, onlara yardim etmeye güç yetirendir. Onlar, yalnizca: ‘Rabbimiz Allah’tir’ demelerinden dolayi, haksiz yere yurtlarindan sürgün edilip çikarildilar.”(Hacc:39-40)
Bu vahiy, Peygamber (sav)’e Medine’ye ulastiktan kisa bir süre sonra indi. Peygamber buradaki iznin emir anlaminda oldugunu biliyordu. Yahudilerle yapilan anlasmada da, savas gerekleri belirlenmisti. Baslangiçta sadece Kureyslilerin kervanlarina baskin yapilmakla yetinildi.
Müslümanlar,Kureys’le savas halindeydiler ve muhacirler bir Kureys kervanini izliyorlardi. Su anda çok önemli bir karar asamasindaydilar. Çünkü haram aylardan sonuncusu olan Receb’in son günüydü, fakat saldirmazlarsa yarina kadar Mekke’ye ulasacaklar, böylece haram bölge ile korunacaklardi. Bir müddet kararsizliktan sonra saldirmaya karar verdiler.Ganimet Peygamber’e getirilince O, bunu kabul etmedi. Haram aylarda savasmanin yasak oldugunu söyledi.Bunun üzerine su ayet nazil oldu:
“Sana haram olan ay’i, onda savasmayi sorarlar. De ki: Onda savasmak büyük (bir günahtir). Allah katinda ise, Allah’in yolundan alikoymak, onu inkar etmek, Mescid-i Haram’a (ziyaretçilerin girmelerine) engel olmak ve halkini oradan çikarmak daha büyük (bir günahtir). Fitne ise, katilden beterdir.”  (Bakara:217)
Peygamber (sav) bu ayeti söyle yorumladi:“Haram aylarda savasmak yine haramdir, fakat bu durum istisnadir.” O Saban ayinda önemli bir ayet daha nazil oldu:
“Biz, senin yüzünü çok defa göge dogru, saga sola çevirip- durdugunu görüyoruz. Simdi elbette seni hosnut olacagin kibleye çevirecegiz. Artik yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. Her nerede bulunursaniz yüzünüzü onun yönüne çevirin.”(Bakara:114)
Böylece kible tayin edilmis oldu.
Peygamber (sav), Muhacir ve Ensardan olusan 305 kisilik bir ordu kurdu.(Bu arada kizi Rukiyye hasta oldugu için damadi Osman orduya katilmamisti.) MS. 623 yilinin 17 Martinda (Hicretin 2. yili 17 Ramazan) da iki ordu karsi karsiya geldi.Orduyu düzene soktu ve elinde bir okla hem onlara moral verdi, hem de saflari düzene soktu. Kureysliler dokuz-on bin kisi kadardilar.Kat kat fazla olmalarina ragmen Allah’in yardimi görüldü ve melekler de mü’minlerin yaninda savastilar. Kafirler büyük bir hezimete ugradilar ve hala sayica çok fazla olan sekiz yüz kisilik ordulari kaçmaktan baska çikar yol bulamadilar. Savas sonunda alinan esirler de fidye karsiliginda ailelerine geri verildiler. Savas Bedir Kuyulari’nin yaninda yapildigi için bu ismi aldi.
Bu siralarda Peygamberimiz kizlari Rukiyye’yi kaybetmislerdi. Savastan bir süre sonra  Peygamberimizin en küçük kizlari ve o zaman yirmi yaslarinda olan Hz. Fatima evlilik yasina gelmisti. Eshabda ona en uygun kisi Ali (ra) ‘di ve Fatimayi istemesi hususunda onu tesvik ettiler. Yapilan sade bir törenle evlendiler.

Yenilgiyi hazmedemeyen Mekkeli müsrikler bunun  intikamini almak için and içmislerdi. Muhakkak acisini çikaracaklardi.Bunun için üçbin kisilik bir ordu ile medine’ye dogru yola çikti. Orduda Habisistan’li köle Vahsi de bulunuyordu. Sahibi eger Hamza’yi öldürürse onu ödüllendirecegini söylemisti. Bu konuda çok ustaydi. Bunu duyan Ebu Süfyan’in karisi Hind’de Hamza’yi öldürdügünde ona ödül vermeyi vaad etti. Müslümanlar onlarin bu düsüncelerini ögrenmekte gecikmediler ve her iki taraf da savas hazirliklarina basladilar. Bu sirada Fatima Hasan adinda bir erkek çocugu dogurmustu.
Savasin seyri, bir önceki Bedir Savasinda oldugu gibi müslümanlarin lehine ilerliyordu. Peygamber (sav), okçularina her ne surette olursa olsun asla yerlerinden arilmamalarini tembihlemisti. Bir ara öyle bir an gelmisti ki müsrikler kaçacak delik aramaya ve savas meydanini terketmeye basladilar. Okçular, ilk saflardaki arkadaslarinin ganimet kazanmak için giristikleri çabayi görebiliyorlardi. Bundan dolayi okçular da savas alanina girmek istediler. Liderleri Peygamber(sav)’in ne olursa olsun yerlerinden ayrilmamalari gerektigine dair emrini hatirlatti. Fakat onlar dinlemediler. “Savas bitti ve kâfirler kaçti” dediler.
O zamana kadar Mekke ordusunun süvarileri hiçbir ise yaramamislardi. Fakat Halid o anda karsida tarafta neler oldugunu farketti ve hemen bütün adamlarini okçularin bulundugu yere yöneltti. Bu andan itibaren savas müsriklerin lehine döndü. Öyle bir noktaya gelindi ki, artik kaçan kafirlerden bir kismi da gelip mü’minlere arkadan saldiriyorlardi. Savas nârâlari birden bire degis

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ